17 Haziran 2010 Perşembe

Masumiyetin Ziyan Olmaz



Sonunda, benim için gayet mübarek bir gün olarak anacağım 16 Haziran günü Mor ve Ötesi grubunun şahane “Masumiyetin Ziyan Olmaz” albümüne kavuştum. Bir ay gecikmeli de olsa… Kapağıyla raftaki diğer albümlerin yanında o kadar farklı, o kadar ilginç ve o kadar “bize özel” duruyordu ki! – ama kapakta küçük bir çizik varmış; anca ambalaj çıkınca farkettim, neyse. Her şeyiyle bir mor ve ötesi albümü, beklediğimiz… istediğimiz… onlara ve bize yakışan şekilde!

Aldım albümü, sarıldım, yılların özlemiyle sardım… Dört yıldır beklediğim sevgiliye kavuşmuş gibi sarıldım… Akşam olduğunda bir ayin gibi, yavaşça, özenerek açtım albümü. “Teşekkürler” bölümünü okudum önce, atlamadan… Düşüne düşüne… “Müziğimizi kalplerinde taşıyan tüm dinleyicilerimize…” demişler ya, üzerime de alındım yani. Yıllardır, her anımda bir şekilde şarkılarının izi kaldı. Kalbim mor oldu, kalbim onlarla birlikte attı çoğu zaman. Renkler bazen çok şey anlatıyor insana. Ağabeylerim, renkleriyle benim hayatımı ve biz mordaşların hayatlarını güzelleştirdiler yıllar yılı. Şimdi Masumiyetin Ziyan Olmaz diyerek bir renk daha eklediler hayatımıza. Kerem Kabadayı yoldaşlarına teşekkür etmiş, “Hrant için adalet için” diyerek… Şu dünyada oturup sohbet etmeyi düşlediğim, istediğim insanların en başında geliyor Kerem Kabadayı. Onun “yoldaşlarından biri” olduğumu hissediyorum yürekten. Bu teşekkürü de üzerime alınasım geliyor bu yüzden. :) Umudumu gizlediğim mor rengin sihriyle kırmızı CD’ye uzatıyorum elimi. Nazikçe çıkarıyor, usulca takıyorum CD çalara… Başlıyorum şimdi, hem dinlemeye hem bu yazıyı yazmaya…

Korkma ile selamlıyorlar önce. “Korkma” diye sesleniyor ağabeylerim. Elim şarkı sözlerine uzanıyor, gözüm bir yandan da orada. “Bir fani insansın… Kalbin ruhun aklın vicdanın bir yanda… gölgen uyur…” Bilindik mor ve ötesi müziği. Aynı güçle sarıyor notalar. Aynı güçle şarkının içine çekiyorlar. Ses bazen boğuk geliyor, huylanıyorum CD mi bozuk diye; ama yok aklıma albüm tanıtımı için dinlediğim kısa kesitler geliyor, rahatlıyorum. :) Bu mahir dünyada, korkma diyor sözler. Korkma…

Sonra Meksika’ya geçiyoruz. “Aynı sınıftan olsak ya…” Her yerde ötekileştirilenler, kendi kardeşini katledenler, savaşanlar ve kana susayanlar varken, “aynı bedende olsak ya…” diyor mor ve ötesi. Dile takılacak, nakaratıyla çığlık çığlığa söylenecek bir şarkı daha. Dünya kendi hızında dönüp biz geride kalırken, soruyor mor ve ötesi: “Bir teselliye kanar mı bu yürek?”

Biz cevabı düşüneduralım, yeni sorular geliyor Sor ile. “Umudun yanında mı?” Umudum bu sözlerde diyorum içimden, ah duysalar keşke… “Yine mi hüzün var, niye?” Evet, hep hüzün var, masumiyetimizin içinde hep bir hüzün saklı. Bana ‘Dünya Yalan Söylüyor’ albümünü hatırlatan bir şarkı oldu bu. Dinlerken anılar hücum ediyor. Yorma Kendini’ye geçmeden önce, bir kez daha başa alıyorum. Sindirebilmek, düşünebilmek için. İzin veriyorum: anılar gelsin, acılar gelsin, şarkı içime işlesin… Hava daha mı ısınıyor sanki dinlerken? Ah, “Kendini bilene sor…” İkinci dinleyişte daha bir seviyorum.

Ve sırada, klibiyle ortalığı epey karıştıran Yorma Kendini var. Çok tepki topladı, biz mordaşlar bile ısınamadık klibe. Hatta şarkıya bile uzak durduk bir ara. Ama dinledikçe, hissettikçe, mor renge büründükçe bu şarkı da bizim sevgili arkadaşlarımızdan biri oldu. Bu müziği, sözleri başka bir yerde görsem bile rahatça mor ve ötesi imzası taşıyor diyebilirdim; o denli özgün bir eser olmuş. Eğlenceli bir şarkı, eğlencesiyle içine de alıyor sizi hemen. Rahatlatıyor, her şey geçer öyle ya; altı üstü bir eğlence, değil mi? “Yorma kendini, yorma aynı yanlışlarla…” Yollar da aynı, yanlışlar da… Düzelmek lazım galiba. Bu aydınlık ve eğlenceli şarkı, dinledikçe kendini daha çok sevdiriyor.

Toplumsal sorunlara kayıtsız kalamayışları ile daha çok sevdiğimiz grubun, bizim içimizi sızlatan bir olayı hatırlattığı Festus başlıyor şimdi de. Biliyoruz, ülkemizin “farklı olanlarla” bir derdi var. Öteki, öldürülebilir, dövülebilir, gözaltında hayatını kaybedebilir. “Bizden değilse” ölse de umrumuzda olmaz. Tıpkı 2007 yılında Festus Okey’in gözaltında bir polis kurşunuyla ölmesi gibi… “Beyoğlu artık güvenli.” Ve insan öldürmek bu kadar kolay işte…
“Kim miyim, emniyette bir zenci. Yaşar mıyım? Şansım yüzde elli…” Çok fazla söylenecek bir şey yok aslında; bu memlekette her gün gözaltında ya da sokakta polis şiddetiyle, devlet eliyle ölen insanlar var… İyi ki morlar bizim gibi sessiz kalmıyorlar… “Dünya yalan söylüyor” diye bağırmaları gibi…

Ah, bu kadar sosyal meseleden sonra; son dönemlerde “hayatımın şarkısı” diyebildiğim Araf çıkıyor karşıma. Daha albümü almadan, internetteki videolar sayesinde onlarca kez dinlediğim… benim için “en özeller” listesine girivermiş güzeller güzeli bir eser bu. “Adalet yok ya, canımı yakar bu sessizlik…” Can yakıyor bu şarkı. Yüreği yıllardır Araf’ta olan, ortada kalmış, hiçbir yere ait olamadığını hisseden birinin canını çok fena yakıyor. “Aşkın içine bak…” Aşık bir yüreği de mi sızlatıyor ne… Ne zamandır araftayım, ben bile bilmiyorum. Tek bildiğim, bu şarkının yüreğimdekileri anlatabildiği… “Kimler varmış içimde, yoklama yaptım… Deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar…” Müzik ve Harun Tekin’in yorumu öylesine özelleştirmiş ki… Yüreğinize sağlık çığlıkları yükseliyor içimden yine.

Ve… Bir Burak Güven şarkısı: Camgezer. “Aşk sahnesinde rol bekler gibi…” Aşk şarkısı bu yahu, öyle hissettirdi daha ilk dinleyişte! Sanırım Burak Güven yine konuşturmuş içindeki aşkı. Biz de sürekli sormuyor muyuz, “neden aşıksın bana, neden aşığım sana…” Gerçi belki cevapsız kaldığında daha kıymetli bu sorular. Cevaplar aşkın büyüsünü bozabiliyor… Müzik de pek güzel, karamsarlıktan uzak yine hızlı bir müzik. Camlarda dolanan kalplere hediye gibi, morlarımızdan.

Sonlara doğru yaklaşırken, mor ve ötesi’nin güncel yaralara değindiği yeni bir şarkı daha var şimdi: Nakba. İsrail’in Filistin’e yaptıklarından sonra, Filistinliler İsrail’in kuruluş gününe böyle hitap ediyor: Felaket günü. Nakba, Filistinlilerin yıllardır süren acısının adı aslında… Yürekleri barış ile dolu morlar, halkların kardeşliğini yerlebir eden böyle bir işgale susmayacaktı tabii ki. Gözlerini dolduruyor insanın, ölen Filistinli çocuklar geliyor aklınıza: “Bak sana bayram, bana bomba…” İsrailliler kuruluş günlerini kutluyor bayram gibi, Filistinlilerin başına bomba yağarken… “Kutlayamazsan ağla yanımda, ruhumu da al yüzleş aklınla…” Bu katliamları sorguluyor muyuz, yanı başımızda olan işgali… Son zamanlarda herkes diken üstünde, İsrail geri adım atmıyor… Ama biz susmuyoruz! Kardeşliğin bozulmasına böyle göz yumamayız ki…

İlginç hikayesini Disko Kralı programında sevgili ve birtanecik Kerem Kabadayı’mızın ağzından dinlediğimiz Kara Kutu başlıyor bu sırada. Uçaklarında sorun olan mor ve ötesi ekibinin yaşadığı günden ilham alan Harun Tekin’e aitmiş sözler. “Kaza raporu okur gibiyim kendime bakarken… Kanatlarım donmuş, hızım düşmüş yerlere…” Kurtar beni, diye mırıldanan bu şarkıyı da yadırgamıyoruz. Bize özgü yine, biliyoruz. Daha ilk dinleyişte sevilebilen şarkılardan. Geldiği gibi hızlıca bitiyor şarkı, başka bir güzelliğe bırakıyor yerini.

İşte 2012! En özeli belki de albümün, albüme adını veren sözler bu şarkıdan çünkü. “Bu niyetin ziyan olmaz inşallah” diye girip… “masumiyetin ziyan olmaz” diyerek çıkıyoruz. Az sözlü, güzel müzikli, küçük ama etkili bir şarkı olmuş.

İnsanda bisiklete binip, tüm dertlerinden uzaklaşma isteği veren güzel bir şarkı Bisiklet. Sözler yer yer karamsarlaşsa da, umut verici bir şarkı bence. Sözleriyle, müziğiyle tuhaf hisler veriyor, rahatlatıyor. “Bas pedalı bak gökyüzüne, seni bekleyen başka bir adam var…” Bundan sonra bisiklete bineceğim her anda bu şarkıyı mırıldanacağımdan eminim. Güzelsin, çok güzel… Ve ayrıca veda’sın. Bu güzel şarkıyla bitiyor “Masumiyetin Ziyan Olmaz” ve tadı damağımda kalıyor. Sanki 12. şarkı da başlayacak gibi hissettim ama başlamayacakmış meğersem.

Ben albümü başa alıp, “Korkma” ile ikinci tura başlarken… Bu yazıyı da bitireyim artık.
Güzeller güzel albüm, güzeller güzeli adamlar… ve biz mordaşlar! Bu albümü çok bekledik, çok istedik… Sonunda geldi! Ayrıca biraz buruşuk da çıksa albümün içinden, postere bayıldım! Şarkı sözlerinin arkasında poster olması fikri pek güzelmiş. Son sözüm ise şu olacak… SİZİ ÇOK SEVİYORUM MORLARIM!

11 Haziran 2010 Cuma

Yalnızlığın 'Beş' Hali

"Yalnızlıktan unutuldu benim adım..." diyor ya Gripin. Hiçbir söze bu denli hak vermemiştim galiba uzun süredir. Ne güzel şarkı böyle "Beş"...
Sanki ben, derdimi artık yazamıyorum-anlatamıyorum diye yapmışlar bu şarkıyı... ne zamandır yazı bile yazamıyorum... anlatamıyorum. kendimi kendime ifade edemiyorum...
Benim tercümanım olsun diye var sanki bu şarkı!

"Yalnızlıktan unutuldu benim adım,
siz üzülmeyin ben alışığım,
kedim bile uğramazken evime,
çift kişilik yatak benim neyime?"


Hakikaten, varlığım bile unutulmuyor mu zaman zaman. Dostlarım var diyorum, kendimi avutuyorum. Yalnız değilim ki! diyorum aynanın karşısında. Ama biliyorum ki hiç kimse bu denli yalnız olamaz aslında...

"Dört işlemden ibaret parmak hesabıyla bütün hayatım
eksildikçe saatler ömrümden artıyor gelecek telaşım
anlattıkça bölmüşüm umutlarımı duvarlara çarpa çarpa..."


Hayatımı anlatmaya dermanım yok. Anlatabileceğim bir hayatım da yok esasında.
Saatler hızla ilerliyor, bir yere doğru koşuyorlar. Nereye gidiyor zamanım?
Ben oturduğum yerde otururken, nereye kaçtı günlerim, ışığım, geleceğim?

"Uyandım!
Saat üç, dört, beş bana hiç farketmez
ne zaman çalınsa kalbim derler ki bir arkadaşa bakıp da çıkacaktık!"


Ah! Gelenler, gelirler ve giderler. Kalan oluruz hep biz, arkada gözü yaşlı kalan.
Gelirler... Giderler... Giderler ve yıkarlar. Yıkılırız.

"kalan umutlarımdan birini seçip
hepsini HEPSİNİ hep kaybettim
şimdi kendimden geri ne kaldı ne kaldı
kimseler duymadı sadece duvarlar ağladı"


Umutlar bile tükenir mi? Bir damla umut bile yok edemez mi bu yalnızlık hissini? Kanayan yaraları umutlar örtmez mi?
Ne kaldı benden geriye? Eridim, tükendim. Bir yalnızlığım kaldı küllerimin içinde! Ne zaman doğar insan küllerinden yeniden?

"düşün düşün hep bir sonraki adımı
bu yüzden unuttum ben yaşamayı
peşin peşin söyledim lafımı
acımadan kanattılar yaralarımı"


Ne yapacağımı bilmeden geçiyor günlerim. Hamlelerim kendi kendilerini bertaraf ediyor.
Her adımım boşa, her çabam gereksiz.
Anı yaşayamadım, dünümü kaybettim. Bugünümü yok saydım. Gelecek? Ah, o hepten belirsiz.
Yaralarım kabuk bağlayamadı hiç, kanadım - hep kanadım... Ah... ve kırık kanadım! uçamıyorum artık!

Yalnızlık fena, yalnızlık acı..
yalnızlık, yalnız mıyız?
ne kadar yalnızız yalnızsak?
ve niye!!!
kendimi hiç bu kadar boşlukta hissetmemiştim. mutluyum, yüzüm gülüyor, arkadaşlarım var. etrafımda pek çok sıfatta pek çok insan var. ve hiç olmadığı kadar yalnızım.
yoruldum... "KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZ" olmaktan yoruldum... çok yoruldum!

yalnızlığın 'beş' hali, en acıtan hali oldu.



NOT: "Beş", Gripin grubunun M.S. 05 03 2010 albümüne ait.

bu albümde bir de şöyle bir söz var ki beni deli ediyor... "Her birimizin içinde biraz aşk var en az yalnızlık olduğu kadar.." ah ah!

30 Mayıs 2010 Pazar

Aynı Olabilir Miydik?



Bu bir Eurovision yazısı!

2010 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sadece bir şarkı yarışması olmadığına yeniden kanaat getirdiğim için yazmaya karar verdiğim bir yazı. Üzgünüm, maNga hak ettiği yerde olmadığı için... Gururluyum, çünkü daha iyi performans sergileyebilen ekip olmadı bu sene. İnandık biz, herkes bize hakaret ederken dik durduk. Savaştık, herkes bizim moralimizi bozmaya çalışırken biz bekledik. Biz yarı final elemelerinden birincilikle çıktık! Biz oylamaların hepsinden birincilikle çıktık! Ama yine de politika kazandı...Lisedeki sene sonu gösterisinden fırlamış bir kızın birinci olmasının başka hiçbir anlamı yok çünkü!

İkincilik çok da dert değil aslında... Avrupa'ya açılma yolunda Eurovision'dan daha önemli olan MTV birinciliğinden sonra Eurovision'a da Avrupa'daki festivallere katılma şanslarını arttırmak için katıldı maNga. Onları birinciliğe layık gören ve bu yolda gaza getiren de biz fanlarız. 2009 yılında Avrupa'nın En İyi Sanatçısı Ödülü'nü alıp, bu prestijli ödülü "yalnız ve güzel ülkelerine" armağan ettiler tıpkı Nuri Bilge Ceylan gibi...

Sanatçıdan anladığı vücut kısımlarını açık seçik görmekten ibaret olan insanlar çok da beğenmedi onları. Destek olacaklarına köstek oldular. Aman! Çok da lazımdı zaten onların sevgisi! Biz inandık biz başardık! Ama gördük ki şarkıda söylendiği gibi, aynı olamadık. Kendi içimizdeki düşmanlıklar, eleştiriler, kötümser düşünceler bizi sardı ve biz "bir" olamadık, birlikte duramadık. Avrupa'da alışkanlığını bozmadı, bizi sevmediğini cümle aleme ilan etti.

Mesela, robot meselesi de var. Neymiş, onun orada ne işi varmış! İnsaf! Anlamlandıramayan insanların şarkının özünü kavramadığını görüyoruz buradan. Şarkıda ne diyor adamlar, kim ne derse desin biz aynı olabilirdik... Gittikçe robotlaşan dünyada, herkes birbirini itelerken ve ötekileştirirken karşısındakinin gözlerinde gördüğü şey uğruna adını bilmeden sevdiğini söylüyor yıllarca. Bari bir geceliğine bütün farklılıkları boşverip aynı olalım diyor. Sizce bunu uzay çağında bir robottan daha iyi ne ile anlatabilirlerdi?

Türkiye'nin derdinin göğüs, bacak ve kalça göstermek olduğunu düşünenler umutsuz baktı maNga'ya en başından beri... Lakin maNga'nın ve maNga fanlarının derdi şarkının sözlerinde gizli! İnsanları ötekileştiren, farklılaştıran ve dışlayan bir dünyada "aynı olabiliriz" diyen bir şarkının özünü anlayamayacak kadar sığ insanlar varsa, o da bizim sorunumuz değil! değildi! Sözün özü, tüm kalbimle manga'nın yanında yer aldım dün akşam. Sonuç bunu değiştiremez. 2010 Eurovision yarışmasının görüp görebileceği en iyi şov ve en iyi performans ile sunuldu şarkı, yine de yaranamadı kimseye.

Beni uzun süredir mutluluktan ağlatmayı kimse becerememişti, onlara kısmetmiş. Bu zafer için, mutluluk için, muhteşem şov için ve bu değerli şarkı için teşekkür ederim...

Biz aynı olabiliriz...

2 Mayıs 2010 Pazar

Making a difference!

I was planning to make a difference in my blog!! :) And discovered a possible new thing: Writing in English!

I should have written this post weeks ago... But you must know that I am a CHRONIC procrastinator...

I have some good friends around the world; and they see my blog, wonder it.. however, they cannot read due to our different languages.
I may use Google Translation in order to translate my blog site... Yet, I HATE using that automatic translations. so I decided to write some posts in English...
This is the first one :)) and I promise it won't be the last! At least, I hope so.. :)

My dear sister, Annie, is the main reason for this post! She visits my blog, but unfortunately she cannot read...
This is my gift for Annie!! <3

What can I tell.. umm..

Annie! Do you know that I mentioned about our Twilight game and about you in my blog? many times!

Giving some information about The Twilight Saga: New Moon and telling our story in there had been my great joy for a while...
I told that we made a good couple with you and you are my beloved!
I also wrote about Mark.. (RIP my love...) and my other mate Gamecock.. How they felt for me, and how I Loved them.. I wrote our war and clans in the game, our family as a clan.. And also said that I was happy with my friends in the USA despite the miles... We always sent our kiss and hugs across the miles!
I always remember the feeling of being same. I celebrated your Thanksgiving day and you celebrated my religious day. that was wonderful and we were a great team!

I feel that Annie is my sister, my big sister :)) and I am her little sister.. :)
This feeling will never pass.

Now, I finished everything in my mind...
I may tell what it is like to be in Turkey or how it feels to be a university student who has many dreams, many impossible dreams...
This is the first letter for my foreign friends..
And the next ones will be shaped by them...

Annie, I love you sis! You will always be 'Annie' for me just like in the game.. :p

18 Nisan 2010 Pazar

Karmaşık...

Uzun süredir bir şeyler yazamıyorum.
Yazmak istemediğimden değil, ertelemek bir hastalığa dönüştüğünden.
Kafamda tasarladığım pek çok yazı, üşengeçliğime sinirlenen ilham perimi de alıp ortadan kayboluyor.

Ben Nisan ayına aşıktım, aşığım. Bu ay neden böyle hüzünlü bu sene? Neden her Nisan ayında içime dolan mutluluk terk etti ki beni bu sene....

Vizelerim var, yoruluyorum. Çalıştığımdan değil, stresinden. Ne çalışmak geliyor içimden ne o okula gitmek. Sınıfını ve okulunu sevmeyince derslerden de soğuyorsun ister istemez. Benim için her zaman bulunduğum ortam, arkadaşlıklar ve samimiyet önemlidir. Ama nedense nerde riyakarlık, nerde sinsilik varsa beni buluyor; sırtımı dayadığım her arkadaşlık yıkılıveriyor. Yine öyle vakalar mevcut ve hoşlanmıyorum bundan.

Kapana kısılmış gibiyiz, dersler-sunumlar-iç sıkıntım-bunaltım-yalnızlığım... ve ben!
Kafa karışıklığım nefes alış verişlerimi bile engelleme eğiliminde.
Kimim ben, niye bu hayattayım ve neler oluyor etrafımda...
Anlamsızlaşan her soruda ben daha da uzaklaşıyorum dünyevi detaylardan.

3 gündür, Kağıt Evler isimli mucizeyle tutunuyorum hayata. Emre Aydın'ın yeni albümü... Sanırım ilk fırsatta bir albüm yazısı yazmak düştü bize.

Bu arada pek çok film izledim, bazılarının yazısını da yazmak gerekir. Mesela Kolera Günlerinde Aşk! Marquez'in efsane kitabının -bence- harika filmi...

Sonra bir ölüm haberi var; eski yazılarda bahsettiğim şu sanal oyundaki en yakın arkadaşlarımdan birini, sevgili Mark'ı kaybettik birkaç gün önce.. "Küçük savaşçım" diye severdi beni, vedalaşamadık bile... Okyanuslar ötesindeki bir insanın, hem de hiç görmediğim bir insanın kaybının beni bu denli yaralayacağını hiç düşünmemiştim. Ama üzgünüm ve özledim... Oyunu bıraktığımdan beri hiç konuşmamıştık ve bunun pişmanlığı var üzerimde. Huzur içinde uyu Mark..

Başka... Anlatacak çok şey varmış da, zihnim küsmüş gibi. Susmak gerek burada. Susarak özlüyorum ya hep, öyle işte... Sonra... Sonra... Üç noktalar, noktalar... Bitişler, noktalar...

Kağıt evler içindeyim!..

20 Mart 2010 Cumartesi

İstanbul Kanatlarımın Altında


Bir sır var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye.
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka...


Bu dizelerle açılıyor film, Savaş Ay'ın o tok sesinden bir başka geliyor Ömer Hayyam'ın bu muhteşem rubaisi... Aslında filmi seveceğim daha DVD seçenekleri çıktığında çalmaya başlayan Tuluyhan Uğurlu ezgilerinden belli. maNga'nın Şehr-i Hüzün albümünde yer alan Gün Doğumu ve Hayat Bu İşte isimli güzelliklere de piyanosuyla can veren bu müzisyen bu güzel filmin müziklerini de yapmış. Zaten film boyunca duyulan ezgi, Hayat Bu İşte'nin de introsunda yer alıyor...

Bir Mustafa Altıoklar filmi olan İstanbul Kanatlarımın Altında, güçlü hem de epey güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip... 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen filmde Hezarfen Ahmet Çelebi'yi Ege Aydan, Lagari Hasan Çelebi'yi Okan Bayülgen, Bekri Mustafa'yı Savaş Ay, Evliya Çelebi'yi Haluk Bilginer, IV. Murat'ı Burak Sergen, Kösem Sultan'ı Zuhal Olcay ve Hezarfen'in kölesi, aşkı ve yardımcısı olacak Francesca'yı ise Beatriz Rico canlandırıyor. Hep birlikte bizi Hezarfen'in uçma tutkusuyla şekillenen bir maceraya davet ediyorlar... Ayrıca filmin bir yerinde ud çalan bir Nejat Yavaşoğulları gördüm, göz yanılması olamaz herhalde... :)

Film 1996'da Kültür Bakanlığı katkılarıyla yapılmış ve yapımında İspanyol ortaklar var; zira filmle ilgili bazı teknik işlemler Madrid'te gerçekleştirilmiş.

İlk sahne, Türk hamamı... Dostlar sohbette... Konu ise... İkarus! Hikayeyi bilirsiniz. İkarus ve babası Dedalus hapsedilirler... Sadece tek bir pencere vardır o da uçuruma bakar... Dedalus kaz tüylerini ve balmumunu kullanarak oğluna kanatlar yapar, gökyüzüne salar. Uyarır da... Alçaktan uçmamalı, yoksa denizin nemi zarar verir balmumuna; yüksekten uçmamalı, yoksa güneş eritir kanatlarını... Ama uçmanın güzelliğine kapılan İkarus unutur babasının uyarılarını ve yükseldikçe yükselir... Yükseldikçe yükselir... Güneş yakar güzelim İkarus'u... O güneşe uçar, güneş kanatlarını yok eder... Özgürlük tutkusu, kör eder gözlerini... 'Kahraman İkarus' sulara gömülür... Sen misin uçan! İkarus bile uçamamış derler Hezarfen'e... O da "Ama ben uçacağım!" der ve hikayemiz başlar... Hezarfen ile Hasan gece uzanıp gökyüzünü izlerken, Hasan sorar: "Ay Dünya'dan ne kadar uzak..." diye, Hezarfen der ki... "Uçunca görürsün!" Uçmak, insanoğlunun ezelden beri en büyük düşlerinden biriymiş, görüyoruz bunu...

Filmde dikkat çeken bir başka unsur da, bence Osmanlı'nın hızlı düşüşüne sebep olan iktidar hırsı... Kösem Sultan'ın iktidar düşkünlüğü filmin başında epey göze çarpıyor. Zaten tarihten de bunu biliyoruz. Ayrıca yine çok sinirlerimi bozan bir diğer hırs da... Şeyhülislam'a ait. Osmanlı'yı karanlıklar içinde bırakan ve yıkıma götüren en önemli sebeplerden biri de yeniliklerin tam karşısında durup onların var olmasını engelleyen bu din adamlarıdır bence.

Leonardo Da Vinci'nin elinden çıkma kanat çizimleri, bir gemiyle şehr-i İstanbul'a ulaştığında... Macera da hız kazanır. Üstadın yıllar süren araştırmalarının sonuçları, Francesca'nın da yardımlarıyla Hezarfen'in yolunu aydınlatacaktır. Da Vinci'nin çizimleri Evliya Çelebi'nin eline geçtiğinde onu aceleyle Hezarfen'e ulaştırmak ister, Bekri'nin kayığı ile... "Nedir bu acelen Evliya, yaşadığın anın tadını çıkar..." der Bekri. Ve sonra yine o muhteşem Hayyam rubailerinden birini söyleyiverir... Benim de çok sevdiğim ve maNga'nın Hepsi Bir Nefes'in nakaratında kullandığı şu dizeleri mırıldanır:

Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Hepsi hepsi bir nefestir alacağın, o da boştur boş!


Ve hemen ardından... Daha da çok sevdiğim şu dizeler gelir:

Şu olan biten var ya, boş ver ona.
Taş yağsın isterse, çok sürmez.
Dakka şaşma dakka, yaşamaya bak.
Ne gelecekten kork, ne de düşün geçmişi!..


Ah Hayyam!... Filmi benim için böylesine özel kılan, kullanılan şu dizelerdir belki de...

Filmin bir yerinde, Bekri gördüğü rüyayı anlattığında dalga geçerler onunla... Ah kalır mı lafın altında?! Şöyle der, "Nerden biliyorsun rüyadakinin hayal olduğunu... Ya sen de birinin rüyasıysan?!" Aklıma ister istemez İhsan Oktay Anar'ın o muhteşem kitabı, Puslu Kıtalar Atlası geldi... Ne diyorduk, "Düşlüyorum, öyleyse varım!" Öyle ya... Hepimizin birinin düşüysek ya?

Güzel olan her şeyin yasak olduğu bir dönemde olduklarını düşünüyor Hezarfen... IV. Murat devri, içki yasak... Gerçi Murat'ın kendisi de sirozdan öldü ama... Neyse! Murat tebdil-i kıyafet dolaşıyor, asıyor, kesiyor... En güzel cevabı bizim dostlar veriyor, yine Hayyam dizeleriyle...

Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde
Senden ayığız bu sarhoş halimizle,
Sen insan kanı içersin biz üzüm kanı,
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?


Galileo'nun sözünden dönüşünü konuşuyorlar bir ara... Baskılar yüzünden caydığını... Ama kuş misali uçmak isteğinden ölüm bile vazgeçiremiyor Hezarfen'i... Yargılanmak için çıkarıldığı Şeyhülislam'ın önünde bile geri adım atmıyor. Bu arada geçen bir diyalogsa... Beni çıldırtmaya yetiyor! "Fert dediğin kanun için vardır, devlet için vardır.." diyor bizim sarıklı efendiler. Adalet yoktur, Kuvvetli olan haklıdır... Günümüzde de hala geçerli değil mi bu? Hezarfen'i mahvetmek için elinden geleni ardına koymayan Şeyhülislam'ın baskısı bir kıtadan diğerine uçabilen ilk insanın hayatını karartıyor böylece... "Onlar hep vardı, hala var ve ne yazık ki var olacaklar... Ama insanlık onları hiçbir zaman anmadı, anmayacak." diyor filmin sonunda Haluk Bilginer'in sesi... Ve çok haklı!

Ama yılmadı işte Hezarfen... Süzüldü gökyüzüne, Ney nefesleri eşliğinde...
"Ey İstanbul! Kanatlarımın altındasın işte!"

...Ve Öldüler...
Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik...


Filmin sonuna kadar, en son isim de ekrandan silinene kadar izledim... O güzel müzikler için Tuluyhan Uğurlu'ya yine saygılarımı sunuyorum!


Not: Filmi tavsiye eden ve DVD'sini ödünç veren arkadaşlarıma teşekkürler...

14 Mart 2010 Pazar

Yolculuk



Hayat, kendi seçimlerimizle yürüdüğümüz bir yol; yolculuğun aydınlığı ya da karanlığı ellerimizde, yüreğimizde… Ne mutluluklar ne de pişmanlıklar öylesine gerçekleşen olgular değil hiçbir zaman. Mutluluğumuzun da kederimizin de zeminini hazırlayan yine biziz. Bu yüzden isyan etmemeli insan yaşadıklarına, kendi kazdığımız kuyulara sinip beklemedik mi çoğu zaman? Kendi avuçlarımızla yakaladığımız mutluluğa sarılıp uyumadık mı? Sayması zor, hayatının en ufak ayrıntısında bile mutluluk bulmayı başardığı zaman direniyor yıllara insan… Pişmanlıkların ağır yükünü sırtından atmayı öğrendiğinde eğilip bükülmüyor zamanın karşısında… Küçücük hayatlarda kocaman anılar saklıdır genelde; mademki anılarımızdan bahsedeceğiz, dökmeli ortaya bohçamızdakileri.

En büyük pişmanlık, insanın içini en çok acıtandır. “Keşke” sözcüğü insanın iliğini kemiğini kurutur her seferinde. “Keşke”ler “iyi ki”lere dönüştüğü ölçüde yaşanmış sayılır bir ömür. Benim de en büyük pişmanlığım, insanlara vereceğim değeri asla tutturamamış olmaktır. Hak edene az değer verdiğim için yitirdim, hak etmeye fazla değer verdiğimden eksildim… Her ne kadar hatalarından ders alamayan biri olsam ve insanlara güvenmekten vazgeçemesem de, kimin yanımda kimin karşımda olduğunu daha iyi anlayacak olgunluğa eriştim. Düştüğümde kim beni kaldırmaya çalışır, kim düştüğüm çukuru daha da derinleştirmek ister görebiliyorum artık. İşte mevzubahis pişmanlığım da bu durumları daha önce göremeyişimden ileri geliyor. Sanırım canımı acıtarak hayatımdan geçip gidenlere bu noktada bir teşekkür de borçluyum. Güvenimi böyle sarsmasalardı belki de daha çok yara alırdım. Bazen de tam tersi oluyor, değerimi hak edeni yüz üstü bırakıyorum. Beni seviyorlar ama ben sevgilerine karşılık veremiyorum. Karşılıksız bıraktığım her sevgi onlar için bir yara oluyor, ben ise yaralayan. Sonra yaşadığım her karşılıksız sevgide onları anıyorum, ahlarını mı aldım endişesiyle… Lüzumsuz aslında, dönüp dönüp geçmişi yoklamak. Kanatan kanatmış, yaralayanlar yaralamış ve çekip gitmişler; yeri gelmiş biz bile kanatmışız birilerini. Bende ise bir avuç pişmanlık kalmış bunca olaydan geriye, hem de içine bolca hüzün eklediğim. Peki değer mi? Ömer Hayyam şöyle der bir rubaisinde: “Geçmiş günü beyhude yere yâd etme/Gelmemiş bir an için de feryad etme/Geçmiş gelecek masal bunlar hep/Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.” Pişmanlıklarımızı düşünerek ömrümüzden çalıyoruz. Bu noktada yine Hayyam’dan bir dörtlük ödünç alalım: “Dünyada ne var kendine dert eyleyecek/Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek/Zümrüt çayır üstünde sefa sür iki gün/Zira senin üstünde de otlar bitecek.” Çok karamsar bir bakış açısı mı bu dizelerdeki? Acı ama gerçek olan bu… Üç günlük dünyada dert etmeye değecek daha gerçek şeyler var hayatta: Sağlık sorunları, savaşlar, bozulan doğal denge ve mahvettiğimiz dünyamız…

Bu madalyonun bir de öteki yüzü var, mutluluk. İnsan sayısız küçük mutluluk biriktirebilmeli ceplerinde. Ama üzerlerine gölge düşürmemeli. Belirli bir mutluluktan bahsetmek gerektiğindeyse, gözümü kapattığımda “en büyük mutluluk” namına net şeyler anımsamıyorum. Küçük küçük anılar birikiyor zihnime. Çocukluğumun oyuncakları, kardeşimin dünyaya gelmesi, ilkokul sıralarında ilk kez dostluğu öğrenişim ve bu dostluğun 15 yıldır sürmesi, dünyanın en güzel yürekli öğretmeninin en gözde öğrencisi olmam, henüz ilkokulda ilk şiirimi yazışım, ilk ödülüm, öğretmenlerimin beni “şair kızım” diye sevmeleri, gitar çalmayı öğrenişim, gittiğim ilk konser, aldığım ilk albüm, lise sıralarındayken dergiye basılan ilk yazım, aldığım ilk övgü, kendi başıma İstanbul’umu keşfe çıkışlarım, satır satır İstanbul’u anlatışlarım, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu, mezuniyetlerim, hayatımın filmi The Crow’u izlemem, Türkiye futbol liginin 2005–2006 sezonu –ah, o son maçta attığım sevinç çığlıkları!– , lisede bir ömür elimi tutacak dostlar edinişim, internette blog sayfamı açışım ve insanların yaklaşık bir yıldır beni okuyor olması, Greenpeace ve WWF örgütleri için sanal eylemci oluşum, insanları bilgilendirmek için yazılar yazışım, üniversiteyi kazanmam, edindiğim arkadaşlar, ailemdeki sağlık sorunlarının hepsinin olmasa da bir kısmının üstesinden gelmemiz, neredeyse beni ölümün ucuna dek getiren ameliyattan sapasağlam çıkışım, daha iki hafta önce kaza geçirip on gün yoğun bakımda kalan kuzenimin hayata dönüşü, mesafeler ve pişmanlıklar yüzünden birbirimizi yok sayarken bugün tekrar kavuştuğum dostum… Tüm bunlar benim hayatımı anlamlı kılan detaylar, yüreğimde sakladığım yaldızlar… Tek ve kocaman bir mutluluktansa heybemdeki minicik mutluluklara sarılmayı tercih ediyorum hep. Eksik kalıyorum bazen, sarsılıyorum. Ama beni yıkmayı başaramadıkları her an daha çok mutlu oluyorum ben. Yüreğimde kopan fırtınaları bilmeden hakkımda ahkâm kesenlerin acizliklerini gördükçe mutluluğumu büyütüyorum. Madem Hayyam ile başladık, yine onunla devam edelim: “Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti/Dereden akan su ovada esen yel gibi/İki gün var ki dünyada bence ha var ha yok/Gelmeyen gün bir geçip giden gün iki.” Şu andaki mutluluklara bakmalı, nefes alabiliyoruz ya en azından! Şükretmeli…

Hayatın her yönü bir sınav, her sınav başka bir yol ayrımı. Her yol ayrımının kendi engebeleri var, her engebenin de kendi sonucu… Ya düşeceksin ya üzerinden geçeceksin. Ya mutlu olacaksın ya da pişman… Hepsi bizim elimizdeyken, “en”lerin peşinde koşmak yerine küçük sevinçlerle büyümeli. Umudumuz sonsuz olmalı, hayat uğraşı son bulana kadar… Bu yolculuk üzülmek için çok kısa… Hem de çok… Bitirirken son sözü yine Ömer Hayyam’a bırakalım… “Şu olan biten var ya boş ver ona/Taş yağsın isterse çok sürmez/Dakka şaşma dakka yaşamaya bak/Ne geçmişi düşün ne gelecekten kork.”

01.03.2010


----------

Dipnot: Bu yazıyı, onu ilk okuyan ve yorumlayan... zor anlarımda yanımda duran sevgili arkadaşım Ali Arda'ya ithaf ediyorum... :)

Dipnot 2: Can dost Naif bu yazıyı okuduktan sonra "Bu çok iyi olmuş. Yazarın olgunlaşma döneminde yazdığı ilk eseri.." dedi ve bu benim aldığım en özel övgülerden biri oldu. Belirtmeden geçemeyeceğim... Sağol Naif!

Dipnot 3: Sadık okurum İsmail'e de teşekkür borçluyum! :) Hiç ikiletmeden okur her seferinde. Biz de onu okuruz: http://isotic.blogspot.com