sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2011 Cumartesi

The Crow: Ölümsüz Aşk

Daha önce kısa da olsa yazmıştım hayatımın filmi hakkında, yine yazacağım. Aslında eski bir yazım. 20 Aralık 2009 tarihinde Taraf gazetesinin Pazar ekinde yayımlanmıştı. Ben baskıya yollarken düzenlemişim. Fakat elimde Word halinde olmadığı için dergiden bakarak yazıyorum. Kimi çıkarılan yerleri de ekleyerek yeni bir halini paylaşıyorum sizinle, 16. yılını dolduran film şerefine...



Kadim zamanlarda, insanlar öldüğünde ruhlarının bir karga tarafından ölüler diyarına götürüldüğüne inanılırdı. Ama bazen, o kadar kötü bir şey olurdu ki; ruh beraberinde büyük bir keder getirirdi ve huzura kavuşamazdı. Böyle olduğunda karga bazen, ama bazen, bu ruhu dünyaya geri götürürdü. Doğru gitmeyen şeyleri düzeltmek için… Eric Draven’in da ruhu, bir türlü huzur bulamayanlardandı; aşkını, ruhunu, kendini bir karganın kanadına yükleyip geri döndü dünyaya... İntikamını alabilmek için! İşte böyle başlar bizim de hikâyemiz: 30 Ekim gecesi, yani nam-ı diğer Şeytanın Gecesi’nde, yangınların ve acıların ortasında…
1994 yapımı The Crow filmi, temellerini James O’Barr’ın seksenli yıllarda iz bırakmış çizgi romanından alır; O’Barr nişanlısını bir trafik kazasında kaybetmesiyle açılan yarasını çizgilere gizlemeye çalışırken bu mucize film için belki de ilk adımı atar. Seksenlerin başında, nişan yüzükleri için öldürülen genç bir çiftin acı haberi de O’Barr’a ilham verir ve öykümüzün çıkış noktası olur. Sonraları bir efsane olacak ve sinemaseverler arasında kült sayılacak film ise, David J. Schow ve John Shirley tarafından uyarlanarak Alex Proyas’ın yönetmenliğinde can bulur. Bu uyarlama esnasında tabii ki kimi değişiklikler de meydana gelir. Çizgi romanda sadece Eric diye anılan bir tamirci iken kahramanımız, O’Barr’ın çizgilerinde bir müzisyene dönüştürülür. Bir de soyad eklenir: Eric Draven. İçinde gizlediği bir ‘Kuzgun’ vardır bu adın, Edgar Allan Poe’nun o muhteşem şiirine bir gönderme ile… “Eric The Raven…” Zaten sahnelerden birinde kendine göre uyarlamış da olsa, bir alıntı yapar Eric bu şiirden… “Suddenly there came a tapping/as of someone gently rapping/rapping at my chamber door.” “Bir takırtı geldi birden, sanki kibarca/Oda kapımı çalan-çalan birisi gibi…”
Gelmiş geçmiş en iyi çizgi romandan filme uyarlamalarından kabul edilen The Crow, Türkiye’de gösterime Ölümsüz Aşk adıyla Aralık 1994’te girmiş ve adına yakışır şekilde aşkın ölümsüzlüğüne inandırıvermiştir tutkunlarını. “Bir insan aşkı için en fazla ne yapabilir” sorusunun kanlı canlı cevabıdır The Crow. Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee’nin Eric Draven rolüyle devleştiği film, Lee’yi aramızdan alan da olmuştur aynı zamanda. Muhteşem bir anti-kahraman olup, içimize işleyen bakışlarıyla filme anlam katan Lee çekimler esnasında yanlış doldurulmuş bir silahın kurbanı olur henüz 28 yaşındayken… Tıpkı babası gibi film setinde can verir. 58 günlük çekimlerin 52. gününde veda eder Lee ve onsuz tamamlanır sahneler, onsuz gösterime girer film… Ama asla onsuz anılamaz! Bu filmin böyle efsane haline gelmesinde Lee dışındaki oyuncuların da etkisi yadsınamaz pek tabii…
Bir kız çocuğunun sesiyle başlar film. Her şey Şeytanın Gecesi’nde yani muhteşem bir rock gitaristi olan Eric Draven ve nişanlısı Shelly Webster’in 31 Ekimdeki nikâhlarından önceki gece, çiftin gözü dönmüş sapkınlarca öldürülmesiyle başlar. Tıpkı küçük Sarah’ın söylediği gibi: “Sevgi gerçekse ve iki insan beraber olmak istiyorsa, kimse onları ayıramaz.” Ve tam bir yıl sonra, yine aynı günde… Sevdiceğinin acısıyla ölüler diyarında huzur bulamayan Eric, sırtlanır kederini döner dünyaya… Tam da arkada The Cure – Burn çalarken kendine muhteşem bir makyaj yapar Eric; onunla özdeşleşen, onu anlatan. Harlequin maskesiyle ve bir sahnede çatının üzerinde olağanüstü bir solo için kullandığı gitarıyla, intikama yürür adım adım. “Victims, aren't we all?” en çarpıcı repliklerinden filmin... Eric söylüyor, tam yerinde tam zamanında! "Kurbanlar... Hepimiz öyle değil miyiz?"
Öyle bir filmdir ki bu, Brandon Lee öldükten sonra seriye devam edilse de, her zaman en özeli olmuştur The Crow’ların. Belki de, Lee’yi kaybedişimizden sonra yüreğimiz elvermez öyle çok sevmeye diğer üç filmi… Öyle bir filmdir ki bu… Döner bakarsın her seferinde bir kargaya sevgiyle, sesi bile rahatsız etmez artık... Ve beklersin çıksın gelsin Brandon Lee bir yerden... Gelsin de tüm kötülerden intikam alsın istersin... Ama gelmez. Kim bilir? Belki bir gün... Belki bir gün, bir karga çıkar gelir ve senin ruhuna da yardım eder kurtulmak için tüm kötülüklerden...
Karanlıkların içinde, acılı bir prenstir Eric ve belki de “cehennemden bir pantomimci”. Hayranlıkla izlersiniz savaşını. Elinde gitarı, muhteşem bir solo ile unutulmazlar arasına ekler o sahneyi ve sonra parçalar gitarı notalara sakladığı her bir gözyaşıyla… “It can't rain all the time” der bir sahnede. “Her zaman yağmur yağmaz...” gibi bir replikle bile insanı yaralar, yakalar, yakar, iz bırakır... Unutamazsınız kolay kolay... Aşk için mücadele nedir, görürsünüz... Artık yaşamıyor da olsanız, aşkınıza yapılanların intikamını almak istemek nasıl bir şeydir anlarsınız... Yağmur yağarken, kulaklarınızda Jane Siberry’nin “It Can't Rain All the Time” diyen sesiyle ağlayıverirsiniz… 16 yıldır etkisi sürüyorsa bu filmin ve dinmiyorsa acısı, o zaman Sarah’ın şu sözlerine hak vermek gerekir: "Binalar yanar, insanlar ölür... Ama gerçek aşk sonsuza kadar sürer..."

20 Mart 2010 Cumartesi

İstanbul Kanatlarımın Altında


Bir sır var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye.
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka...


Bu dizelerle açılıyor film, Savaş Ay'ın o tok sesinden bir başka geliyor Ömer Hayyam'ın bu muhteşem rubaisi... Aslında filmi seveceğim daha DVD seçenekleri çıktığında çalmaya başlayan Tuluyhan Uğurlu ezgilerinden belli. maNga'nın Şehr-i Hüzün albümünde yer alan Gün Doğumu ve Hayat Bu İşte isimli güzelliklere de piyanosuyla can veren bu müzisyen bu güzel filmin müziklerini de yapmış. Zaten film boyunca duyulan ezgi, Hayat Bu İşte'nin de introsunda yer alıyor...

Bir Mustafa Altıoklar filmi olan İstanbul Kanatlarımın Altında, güçlü hem de epey güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip... 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen filmde Hezarfen Ahmet Çelebi'yi Ege Aydan, Lagari Hasan Çelebi'yi Okan Bayülgen, Bekri Mustafa'yı Savaş Ay, Evliya Çelebi'yi Haluk Bilginer, IV. Murat'ı Burak Sergen, Kösem Sultan'ı Zuhal Olcay ve Hezarfen'in kölesi, aşkı ve yardımcısı olacak Francesca'yı ise Beatriz Rico canlandırıyor. Hep birlikte bizi Hezarfen'in uçma tutkusuyla şekillenen bir maceraya davet ediyorlar... Ayrıca filmin bir yerinde ud çalan bir Nejat Yavaşoğulları gördüm, göz yanılması olamaz herhalde... :)

Film 1996'da Kültür Bakanlığı katkılarıyla yapılmış ve yapımında İspanyol ortaklar var; zira filmle ilgili bazı teknik işlemler Madrid'te gerçekleştirilmiş.

İlk sahne, Türk hamamı... Dostlar sohbette... Konu ise... İkarus! Hikayeyi bilirsiniz. İkarus ve babası Dedalus hapsedilirler... Sadece tek bir pencere vardır o da uçuruma bakar... Dedalus kaz tüylerini ve balmumunu kullanarak oğluna kanatlar yapar, gökyüzüne salar. Uyarır da... Alçaktan uçmamalı, yoksa denizin nemi zarar verir balmumuna; yüksekten uçmamalı, yoksa güneş eritir kanatlarını... Ama uçmanın güzelliğine kapılan İkarus unutur babasının uyarılarını ve yükseldikçe yükselir... Yükseldikçe yükselir... Güneş yakar güzelim İkarus'u... O güneşe uçar, güneş kanatlarını yok eder... Özgürlük tutkusu, kör eder gözlerini... 'Kahraman İkarus' sulara gömülür... Sen misin uçan! İkarus bile uçamamış derler Hezarfen'e... O da "Ama ben uçacağım!" der ve hikayemiz başlar... Hezarfen ile Hasan gece uzanıp gökyüzünü izlerken, Hasan sorar: "Ay Dünya'dan ne kadar uzak..." diye, Hezarfen der ki... "Uçunca görürsün!" Uçmak, insanoğlunun ezelden beri en büyük düşlerinden biriymiş, görüyoruz bunu...

Filmde dikkat çeken bir başka unsur da, bence Osmanlı'nın hızlı düşüşüne sebep olan iktidar hırsı... Kösem Sultan'ın iktidar düşkünlüğü filmin başında epey göze çarpıyor. Zaten tarihten de bunu biliyoruz. Ayrıca yine çok sinirlerimi bozan bir diğer hırs da... Şeyhülislam'a ait. Osmanlı'yı karanlıklar içinde bırakan ve yıkıma götüren en önemli sebeplerden biri de yeniliklerin tam karşısında durup onların var olmasını engelleyen bu din adamlarıdır bence.

Leonardo Da Vinci'nin elinden çıkma kanat çizimleri, bir gemiyle şehr-i İstanbul'a ulaştığında... Macera da hız kazanır. Üstadın yıllar süren araştırmalarının sonuçları, Francesca'nın da yardımlarıyla Hezarfen'in yolunu aydınlatacaktır. Da Vinci'nin çizimleri Evliya Çelebi'nin eline geçtiğinde onu aceleyle Hezarfen'e ulaştırmak ister, Bekri'nin kayığı ile... "Nedir bu acelen Evliya, yaşadığın anın tadını çıkar..." der Bekri. Ve sonra yine o muhteşem Hayyam rubailerinden birini söyleyiverir... Benim de çok sevdiğim ve maNga'nın Hepsi Bir Nefes'in nakaratında kullandığı şu dizeleri mırıldanır:

Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Hepsi hepsi bir nefestir alacağın, o da boştur boş!


Ve hemen ardından... Daha da çok sevdiğim şu dizeler gelir:

Şu olan biten var ya, boş ver ona.
Taş yağsın isterse, çok sürmez.
Dakka şaşma dakka, yaşamaya bak.
Ne gelecekten kork, ne de düşün geçmişi!..


Ah Hayyam!... Filmi benim için böylesine özel kılan, kullanılan şu dizelerdir belki de...

Filmin bir yerinde, Bekri gördüğü rüyayı anlattığında dalga geçerler onunla... Ah kalır mı lafın altında?! Şöyle der, "Nerden biliyorsun rüyadakinin hayal olduğunu... Ya sen de birinin rüyasıysan?!" Aklıma ister istemez İhsan Oktay Anar'ın o muhteşem kitabı, Puslu Kıtalar Atlası geldi... Ne diyorduk, "Düşlüyorum, öyleyse varım!" Öyle ya... Hepimizin birinin düşüysek ya?

Güzel olan her şeyin yasak olduğu bir dönemde olduklarını düşünüyor Hezarfen... IV. Murat devri, içki yasak... Gerçi Murat'ın kendisi de sirozdan öldü ama... Neyse! Murat tebdil-i kıyafet dolaşıyor, asıyor, kesiyor... En güzel cevabı bizim dostlar veriyor, yine Hayyam dizeleriyle...

Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde
Senden ayığız bu sarhoş halimizle,
Sen insan kanı içersin biz üzüm kanı,
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?


Galileo'nun sözünden dönüşünü konuşuyorlar bir ara... Baskılar yüzünden caydığını... Ama kuş misali uçmak isteğinden ölüm bile vazgeçiremiyor Hezarfen'i... Yargılanmak için çıkarıldığı Şeyhülislam'ın önünde bile geri adım atmıyor. Bu arada geçen bir diyalogsa... Beni çıldırtmaya yetiyor! "Fert dediğin kanun için vardır, devlet için vardır.." diyor bizim sarıklı efendiler. Adalet yoktur, Kuvvetli olan haklıdır... Günümüzde de hala geçerli değil mi bu? Hezarfen'i mahvetmek için elinden geleni ardına koymayan Şeyhülislam'ın baskısı bir kıtadan diğerine uçabilen ilk insanın hayatını karartıyor böylece... "Onlar hep vardı, hala var ve ne yazık ki var olacaklar... Ama insanlık onları hiçbir zaman anmadı, anmayacak." diyor filmin sonunda Haluk Bilginer'in sesi... Ve çok haklı!

Ama yılmadı işte Hezarfen... Süzüldü gökyüzüne, Ney nefesleri eşliğinde...
"Ey İstanbul! Kanatlarımın altındasın işte!"

...Ve Öldüler...
Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik...


Filmin sonuna kadar, en son isim de ekrandan silinene kadar izledim... O güzel müzikler için Tuluyhan Uğurlu'ya yine saygılarımı sunuyorum!


Not: Filmi tavsiye eden ve DVD'sini ödünç veren arkadaşlarıma teşekkürler...

12 Mart 2010 Cuma

Alice in Wonderland


Walt Disney Pictures'ın 5 Mart 2010'da vizyona giren güzelliği kendileri... 3 boyutlu izleme seçeneği de var; lakin Kadıköy/Cinebonus'a bir heves gitmeme rağmen normal ve üstelik Türkçe dublajlı izlemek zorunda kaldım. Seslendirmeler iyi sayılırdı, ama yine de Johnny Deep'in kendi sesini duymayı çok isterdim.

Lewis Carroll'un 1865'te yayımladığı ve dünyanın her yerinde klasik haline gelmiş kitabından uyarlanan filmin yönetmenlik koltuğunda benim için Beetlejuice/Beter Böcek ile özdeşleşen efsane Tim Burton var. Uyarlama dediysem, normal bir adaptasyondan daha fazla eklemeler ve çıkarmalar sözkonusu. Bildiğimiz Alice öyküsü düşsel bir evrim geçiriyor. Tim normal bir film yapmayacağı için, biz de normal Alice yerine genç kız Alice ile tanışıyoruz.

Harikalar diyarının eşiğinde, Alice:




Mia Wasikowska, 19 yaşındaki Alice'i canlandıran cici kızımız. Gerçekten çok tatlı ve masaldaki kızı da andırıyor.



Çılgın Şapkacı Johnny Depp'e de hayran kalmamak elde değil.
"Bir kuzgun neden bir çalışma masasına benzer?" bilmecesini soran yüz ifadesiyle öyle şekerdi ki, suratındaki tonlarca makyaja rağmen büyüledi. Ben de kendi Şapkacı'mı istiyorum!

Şu sevimliliğe bak:


Oyuncu kadrosundaki diğer isimler:

Masum ve güzel Beyaz Kraliçe rolündeki Anne Hathaway:


eli kanlı Kırmızı Kraliçe'ye can veren Fight Club'ın Marla Singer'i Helene Bonham Carter:


Ve ayrıca çocukluğumuzun kahramanları, tavşan... gülen kedi... dodo kuşu... mavi tırtıl... sevimli cüceler...

Beyaz Kraliçe'nin topraklarındaki felaketin ardından Çılgın Şapkacı'nın şu ifadesine bir bakın yahu, ay kıyamam:


Bazı eleştirilerde Tim Burton'ın yarattığı bu dünyayı diğer filmleriyle kıyaslayıp hayal kırıklığı yaşadıklarından falan bahsedenler olmuş. Ben bu konuda herhangi bir hüküm veremem; çünkü izlediğim tek filmi bayıldığım Beter Böcek... Çocukken korkutan, şimdiyse gülümseten bu kült film izlediğim ilk ve tek Burton filmi olma özelliğini taşıyordu, Alice'e kadar. Bu iki filmin görselliğini ve yarattığı dünyayı bu kadar beğendiysem aradaki diğer Burton filmleriyle tanışma vakti gelmiş demektir.

Öyle güzel bir dünya yaratılmış ki... :


Henüz gösterimde olan bir filmle ilgili daha fazla ayrıntı vermeyeceğim; ama bir diyalog vardı ki gerçekten beni gülümsetti ve çok hoşuma gitti.
Filmin son sahnelerine yaklaşırken, Alice bir an kendine güvenemiyor ve başarması gereken görev için "Bu imkansız" diyor... Eğer şu anda fena halde saçmalamıyorsam, sevgili Şapkacı da şöyle yanıt veriyor:
"Sadece sen öyle olduğunu düşünürsen..."

Büyükler için masal dünyasının kapılarını aralayan film, çocuklar için de harika bir seyirlik.

Sinema salonundaki bir çocuğun kahramanlarımızın yakalanması karşısında "Ay yazıııııkkk..." nidasını duymak çok şekerdi!
Kafamı kurcalayan bir durum da var pek tabii, özel ismin neden çevrildiği. Alice'i Alis olarak neden yazdılar bilmiyorum. Belki de filmi çocuk filmleri kategorisine koyduklarındandır. Yine de Alice özel isim ve çevrilmesi gerekmezdi diye düşünmekteyim. Zaten dublajlı filmlerden hoşlanmıyorum, neden böyle çevrilmiş diye filmden sonra epey düşündüğüm onca detayın yükünü taşımaktan sıkılıyorum çünkü. Mütercim-tercümanlık okumanın da böyle bir dezavantajı var.

Bir beyaz tavşanın (üstelik yelekli beyaz bir tavşan!) peşinden harikalar diyarına sürüklenen Alice'in macerası için gerçekten izlemeye değer diyebilirim.

Not: Tek başına sinemaya gitmeyi sevmeyen şahsımın sinemaya gitmesini ve bu filmleri izlemesini sağlayan pek sayın ve pek sevgili arkadaşım Gökçé'ye teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bu vesile ile de başlayan F1 sezonunun kendisini ve Alonso'sunu mutlu etmesini temenni ederim! :)

Dipnot:
Bu da sevgili Sunay Akın'ın kaleminden Alice:
http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2010/03/11/iste_gercek_alice

Dipnotun dibi: "Bir kuzgun neden bir çalışma masasına benzer?" :))

28 Şubat 2010 Pazar

İki Dil Bir Bavul



Gecikmeli de olsa geçen haftalarda izleyebildiğim bir filmdi İki Dil Bir Bavul... Etkilenerek, düşünerek, üzülerek, filmi durdurup durdurup sorgulayarak izledim. Yazısını yazmak için de geç kaldım belki de... Ama yine de bir deneyeyim yazmayı.
**
2009 yapımı, bol ödüllü bu belgeseli Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan yönetmiş. Muş doğumlu Özgür Doğan da çocukluğunda tıpkı bu belgeseldeki zorlukları yaşamış, Türkçe bilmediği için...
Bol ödüllü film dedik... Hatta o kadar ödüllü bir film ki bu Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca düzenlenen film festivalinde müziği olmadığı halde "en iyi müzik ödülü"nü aldı... Böylece ülkemizi idare edenlerin sanattan ne kadar bihaber olduğu da bir kez daha anlaşılmış oldu, neyse!
Ayrıca, 16. Adana Altın Koza Film Festivali'nde SİYAD ve Yılmaz Güney Ödülü'nü kazanan film için Nuri Bilge Ceylan 'mutlaka izlenmesi gereken bir film' diyor... Bu fotoğraf da o ödül töreninden:

**
Bir Kürt köyüne gidiyoruz, yokluğun ıssızlığın gölgesinde açılıyor film. Denizlili Emre Aydın (adına kurban! :p ) yeni mezun bir ilkokul öğretmeni... Bu unutulmuş köye düşüyor yolu, biz de onunla beraber gidiyoruz.
Ağaçsız, yeşilsiz bir yolda yeni bir hayata ulaşmaya çalışıyor Emre öğretmen. Bir bavula kocaman hayatını sığdırmış, vurmuş sırtına, getirmiş köye...
Urfa'nın Demirci köyündeyiz... Emre idealist, sabırlı... Gerçi ilk başlarda su sıkıntısı bile canından bezdiriyor şehirli Emre'yi... Ama ödün de vermiyor kendinden, saçlarını jöleleyip çıkıyor evden. Bir gidiyor ki okula, boş! Tek tek evleri dolaşıp öğrencilerini topluyor sonra azimle. Anneler çocuklarını hazırlıyor, okul için temizleniyor çocuklar... Ama heyhat! Emre Kürtçe bilmiyor, çocuklar Türkçe... Şükür ki Emre pozitif, seviyor işini... Müfredatı falan boşverip ilk senesini çocuklara Türkçe öğretmeye adıyor... Dikkatimi Emre'nin Denizli şivesi çekti bu sırada. Emre'nin de kendine özgü bir konuşması var, tıpkı o Kürt çocukları gibi... Ne yapsınlar ki o çocuklar da... Kendi dilleri! Birileri sürekli Kürtçenin varlığını inkar etme yolunu seçiyor... Ne kadar inkar ederseniz edin, böyle bir dil var ve bu dilin yerleşmiş, yadsınamaz bir kültürü var... Dil kültürün aynasıdır! Onlar dünyayı Kürtçe penceresinden algılarken, Emre dünyayı başka bir dille anlıyor... Ben sadece bir öğretmenin çektikleri olarak bakmadım bu filme, Kürt çocuklarının yaşadıklarını gözlemledim; çünkü bunlar gerçek, hayat kadar gerçek...
Emre öğretmenin harf öğretme mücadelesi mesela... Çırpınıyor. Aslında haklı. Türkiye'de eğitim dili Türkçe olduğu için öyle ya da böyle bu harfleri öğrenmeliler. Gerçi, Türkçe konuşanlar olarak biz dilimize ne kadar sahip çıkıyoruz ki? İngilizceleşmiş bir Türkçe ile ne elde edeceğimizi sanıyoruz ya da... Neyse bu ayrı bir yazı konusu!

Asıl dikkatimi çeken ve beni üzen sahne ise, "Andımız" sahnesiydi muhakkak. "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." diye başlar hani... İlkokuldayken her sabah söylerdik bağıra bağıra... Ama... Türk? Bir Kürt çocuğuna söyletiliyor bu sözcükler... "Ne mutlu Türküm diyene..." ve "Varlığım Türk varlığına armağan olsun..." diyorlar. Belki de ne dediklerini bilmeden, varlıklarını Türk varlığına armağan ediyorlar... Üzerinde düşünülmesi gerek bunun. Hükümet Kürt açılımı zırvalığı ile milleti oyalarken, işin başka boyutları gözden kaçırılıyor. Hükümet Alevi açılımı da yapıyordu, çalıştaya Diyanet İşleri'ni de çağırarak... Nasıl ki Alevilerin sorununu Diyanet çözemezse, Kürtlerin sorununu da bu hükümet çözemez. Bu kadar açık işte. Onları dinlemek gerek, onların ihtiyaçlarının farkına varmak...
Velilerin Emre'ye Kürtçe konusunda, yabancı dil öğreniyorsunuz işte demeleri ise çok hoştu!
Ayrıca kalem yeme kısmı... Tüm çocuklar kalemlerin arkalarını yer! Çok eğlenceli bir detay.. :)


Bir yıllık mücadelenin ardından yaşananlar da izlemeyenlere kalsın.
Ve eğer hala izlemeyen varsa, bu belgesele bir şans verilmeli diyorum. Bir buçuk saatinizi ayırabilirsiniz bence...

Daha ayrıntılı bilgiler içinse bu sayfayı ziyaret edebilirsiniz: http://www.perisanfilm.com/school/index.php



Dipnot: Yazıyı yazarken, yaklaşık 50 defa falan Emre Aydın-Bu Yağmurlar'ı dinledim... Mükemmel ötesi bir eser olmuş, bu filmle beraber tavsiyem olsun.
http://www.ttnetmuzik.com.tr/PlayerPage.aspx?songId=WmdzbUNwSDI4WUVxTFpkblUrRENLZz09

11 Ocak 2010 Pazartesi

Sinema Günleri

Uzun süredir sinemaya gitmeye vakit bulamıyordum. Lakin vizyondaki o pek güzel filmlerin tadına bakmak için daha fazla bekleyemedim! Elbette istediklerimin hepsine gidemedim. Daha görmem gerekenler var, ancak zaman problemim hızla geri geldi; ben vakit bulana kadar da yerlerine yenileri gelir.

**

İlk film, Neşeli Hayat. Kadıköy/Rexx'te, etraftaki yılışık çiftlere uyuz ola ola izledim. :)

Tanıdık oyuncularla, sıcak bir hikayeydi beni karşılayan. Yılmaz Erdoğan yönetmenliğinde, BKM Mutfak oyuncularının gerçekçi performanslarıyla; yer yer umulanı vermese de, tam yıl sonuna yakışır bir filmdi.
Bir espriye gülmek ya da gülmemek, kişinin kendi değer yargılarına ve espri anlayışına bağlıdır pek tabii. Ama salonu güldürebilen çok kaliteli esprilerle de süslenmişti film. Zaten "Çok Güzel Hareketler Bunlar"dan da bildiğimiz gibi, kimi oyuncuları sadece görmek bile insanı gülümsetebiliyor. Mesela Ersin Korkut.
Hikayenin içimi ısıttığını rahatlıkla söyleyebilirim; sosyal bir mesaj da saklı sanki! Rıza... Attığı her adımda hüsrana uğrayan bir emekçi. Ve son işi de, kim olduğunu bile bilmediği birinin yerine geçmek: Noel Baba. İçi bin tane dertle dolu olsa da, çocukları mutlu etmeye çalışmalı yani! Kültürümüze tarih içinde yavaş yavaş işlenen bu Noel Baba figürünün içinde, hayat mücadelesine şahit oluyoruz Rıza'nın.

Yılmaz Erdoğan, Vizontele'lerdeki gibi etkileyici yine. Karakterini şivesiyle, mimikleriyle capcanlı görebiliyorsunuz. Büşra Pekin de sempatik ve gerçekçi oluşuyla kendini fark ettiriyor. BKM Mutfak ile şenlenen filmin göze çarpan oyuncuları arasında ise Oğuzhan Koç, Murat Eken, Cezmi Baskın, Eser Yenenler, Bülent Emrah Parlak, Ayça Erturan, Metin Yıldız gibi isimler bulunuyor. Erdal Tosun ve Sinan Bengier gibi Mutfak dışı deneyimli oyuncular da filme tat katıyor. Bu arada Erdal Tosun aklımda hep Bir Demet Tiyatro ile kalmış, ilginç.
Tüm bu güzelliklere rağmen, çok fazla iz bıraktığını söyleyemeyeceğim. En azından birilerine hevesle anlatmamıştım bu yazıyı yazana kadar. Ama şu da bir gerçek ki, üzerinde emek harcanmış her şeye saygımız sonsuz, hele ki böyle yetenekli oyuncular söz konusuysa...
Ayrıca filmden sonra Şahin Irmak hayranlığım su yüzüne çıktı.. Hıyarlı Baba gibi unutulmayan bir karakter yaratan oyuncu, filmde başrolde olmasa bile çok etkileyiciydi.

**

Gelelim ikinci filme...
Sanırım hayatımın en muhteşem filmiyle karşı karşıyayım!.. AVATAR!


Ne söylesem, ne yazsam eksik kalır... Büyülendim! Görselliğiyle, öyküsüyle, oyuncularıyla, aksiyonuyla ve üç boyutlu şahane şovuyla... Iskalanmayacak bir film, derin izler bıraktı arkasında. Kadıköy/Cine Bonus'ta, 3D tekniği yardımıyla buluştum bu film ile. Hiçbir şey okumadan, yorumlara kulaklarımı tıkayarak gittim. Bu deneyimi, tüm tadıyla, kendim kazanmalıydım. Öyle de oldu. Kesinlikle bir sihir söz konusu. Kendimi bir Na'vi gibi hissedecek kadar içine girdim öykünün. The Crow'dan sonra hiçbir şey beni böyle delicesine etkileyemez diye düşünürdüm. Galiba hayatıma yeni bir film daha girdi artık.
İnsanoğlunun o gözü doymayan tavrı, öykünün çıkış noktası. Dünya'yı mahvedip, güzeller güzeli bir gezegen olan Pandora'yı da o gerizekalı hırslarına kurban etmeye niyetlenmiş "Gökadamları", Pandora'nın yerli halkı Na'vilerle karşı karşıya geliyor. Sam Worthington tarafından can verilen Jake Sully, Na'vilerin arasına karışıyor Avatar'ıyla... Kendisine benzeyen, yarı Na'vi yarı insan karakteri ile... Bu arada, Sam Worthington oyunculuğu ile göz kamaştırıyor, tapınabiliriz kendisine.

Hikaye tanıdık aslında. Ama böylesine bir anlatım... İnanılmaz! Daha fazla detaylara girmek istemiyorum, anlattıkça eksikler gözüme çarpacak biliyorum. Bildiğim bir başka şey de, ne kadar anlatsam da doymayacağım.
Filmin yapımı dört yıl sürmüş, ama filmin senaryosunu yazan ve yöneten efsane James Cameron bu filmi 1970'lerden beri yüreğinde taşımış. Sadece gerekli teknolojinin hazır olması bekleniyormuş... Tüm oyuncular kendi karakterlerini canlandırıyor, özel teknolojilerle hazırlanan karakterler bilgisayar ekranında onlardan aldıkları güçle hareket ediyor... Mucize gibi film!


Eve gelir gelmez ilk yaptığım, filmi ve tekniklerini araştırmak oldu; insanda böyle bir merak ve coşku uyandıran bir yapımın etkileyici olduğu muhakkak.
Kutsal ağaçların ortasında, hızlı, çevik ve yetenekli bir Na'vi gibi hissettiğiniz her an filme daha çok aşık oluyorsunuz.
Eğer ilgileniyorsanız, filmle ilgili daha derin detaylar için:
http://www.avatarmovie.com/
ve benim de çok işime yarayan,
http://www.imdb.com/title/tt0499549/

vee.. Neytiri! Sıklıkla kendimle özdeşleştirdiğim karakter. Na'vi klan liderlerinin kızı... Zoe Saldana tarafından canlandırılıyor ve... ah! gerisi birazcık boşboğazlık olur izlemeyenler için... :)

Tamamen başka bir dünyada ama aslında çok tanıdık hayatlarla, eşi bulunmaz bir yolculuktu bu film!

Jake Sully: I see you.
Neytiri: I see you.




Yönetmen James Cameron'u saygıyla selamlıyorum. Titanic'ten sonra yine asla ölmeyecek bir efsaneye imza atmış kendileri!

Ben de bir Avatar olmak istiyorum!


**

Ve üçüncü film... Uzun zamandır hevesle beklediğim, fragmanlarıyla bile yerlere yatıran: Yahşi Batı!!! Tam tabiri ile, "bir Cem Yılmaz filmi".

Burada yabancıları sevmezler... Yerlileri hiç sevmezler!


GORA ve AROG'dan daha az güldüm gibi... Ama yine de öyle bir keyifle izledim ki, çıktığımda gülmekten karnım ağrıyordu! Günümüzde başlayan filmin esas hikayesi 1881'de geçiyor.



Bu sefer bir değişiklik yapıp Pendik'te gittim filme, Oskar'da. Kadıköy'dekine göre daha küçük de olsa salon, en azından yakınlarımda öpüşen bir çift yoktu film esnasında dikkatimi küfür etmeye yöneltebilecek. :)
O klasık Western çizgisindeki kovboy filmlerinin pek çok simgesiyle dalga geçilen, kaliteli göndermelerle günümüz emperyalizmine sıkça laf sokan keyifle izlenecek bir filmdi kendileri. Ayrıca Kızılderililere inanılmaz saygı duyan bir birey olarak, yerli halkın da işin içinde olması güzeldi. Esprileri tek tek yazarak 3. haftasındaki bir filmin keyfini kaçırmak istemem.
Cem Yılmaz, Ozan Güven ve Özkan Uğur zaten artık yanyana gelince bile gülümseten isimler. GORA ve AROG'dan sonra onları yine bir arada görmek çok güzeldi. Demet Evgar ise şahane bir oyunculuk sergilemiş; lakin arkamdaki çocukların film arasında "1 Kadın 1 Erkek" teki kadın diye kendisini tanımlamaları pek hoş değildi... Demet Evgar, pek çok değerli yapımda yer almış bir isim. Sadece tek bir yapımla -o da Facebook'taki videolarla bilinen bir yapım- tanınması biraz üzücü. Başka bir usta olan Zafer Algöz de inanılmaz inandırıcıydı ve rolüyle bütünleşmişti.
Hele sahneler... Dekor! Kıyafetler! Emek harcanan ve hakettiği değeri görmesi gereken bir film Yahşi Batı.

Filmin tek kötü tarafı ise, televizyonda sürekli dönen Cola Turka reklamları. İçmezdim, iyice soğudum. :)

Helal olsun! Adamlar yapmış abiiii...