anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2010 Pazartesi

Unutuyorum...

Birinin elini tutmakla bitmiyormuş iş, yüreğini de tutabilmekteymiş marifet…
Dudaklarına kondurduğun öpücükler değilmiş gerçek olan, yüreğine kondurabildiklerinmiş…
Birinin peşinden koşmak değilmiş esas olan, durduğun yerde durup onun sana adım adım gelmesini izlemek ve her adımında şükretmekmiş gelişine!
‘Seni özlüyorum’ demek değilmiş anlam taşıyan, özlediğinde yüreğinin oluk oluk kanadığını hissetmekmiş…
‘Senden nefret ediyorum’ demek de değilmiş etkili olan, nefretinden tir tir titreyerek lanet okumakmış harcadığın günlere!

Bitti diyorum artık. Kendimden de, sevgiden de umudu kestim.
Hayatta aşk’sız da yaşanabilir mi, bunu deneyeceğiz artık.
“Kaybettikçe bir çentik attı alnımın üstüne Tanrı!” Çentiklerimden geçit yok artık aşka… Kaybettim her şeyi. En çok güvendiğim şeyi, umudumu…

Şimdi yeniden sarılmak gerekiyor hayata.
“Beni sevmediğin zamanlarda alıştım susmaya…”
Yeni uğraşlar bulmalı, yeni yazılar yazmalı, yeni yollar açmalı ve yeni umutlar büyütmeli…
Hayatta yıkılmamalı artık, acıları en derinlere gömmeli.
Artık ağlamamalı belki de. Gözyaşı öyle herkesin arkasından dökülecek kadar değersiz mi?
Canım yanıyor, canım çok acıyor…
“Son defa görsem seni, kaybolsam yüzünde…” Biz neden hep yeniliyoruz hayata?.. Ne kadar güçsüzmüşüm meğer. Ne çabuk yıkılıyormuşum… “Peki sen en yanlış ‘adam’... Nasıl en çok sen acıttın?”… Ama BİTTİ!

Karamsarlığı aldığım gibi denize fırlatacağım yarın sabah. Gülümseyerek uyanıp gülümseyerek yürüyeceğim aydınlığa. “Geçmem bir daha Kadıköy’den” lafını silip atıp yine yürüyeceğim Kadıköy yollarında… Yeniden dirileceğim.

“Hoşça kal.. Olacaklar sensiz olsun! Daha durmam boşluklarında ben, UNUTUYORUM!”

22 Ağustos 2010 Pazar

Guess who's back - 2

Heyy!
Ben geldim!!!
1 aylık İzmir/Dikili tatilim dün akşam itibariyle İstanbul'un Kartal'ında sonuçlandı.
Geçen ağustos ayında bir yazı karalamışım, döndüğümü 'müjdelemek' için.. :) İşte bu başlığım da oradan geliyor.

"aşk vardı, aşk gitti.
umut vardı, umut zedelendi.
mutluluk vardı, mutluluk dinlenmeye çekildi." diye yazmışım.

Hah, işte aynıları bu sene de oldu. Aşk geldi, geldiği hızla da geri gitti.
Sahi, siz hiç kulaklarınızda birinin sesiyle uyandınız mı? Millet sıcaktan çıplak gezerken, yalnızlıktan üşüdünüz mü? Cevap hayır ise, ne desem boş... Siyahla beyaz gibiydik biz onunla. Öylesine zıt, öylesine uyumlu. Simsiyah kalakaldım şimdi. 'Selam yalnızlık ben geldim!'

Bu arada şu anda bir şarkı dinliyorum, geçen gün radyoda duyup çok sevmiştim. Sonra arkadaşlara sordum ki meğer 2010 Eurovision birincisi olan şarkıymış; ben bir an hatırlayamamışım. Olay şu ki, yarışma için değil öylesine dinlemek için güzel şarkıymış. Hoş bir pop şarkısı işte. Evet. Neyse... Geri dönelim biz.

Bırakıp gitme vaktinin geldiğini düşünen birinin önüne istediğiniz kadar engel koyun, kanata kanata gidiyor. Canım acıyor, yaralarım sarılmıyor. Geçmişe çektiğim süngerden bi tane daha lazım şimdi. Ah... Gözyaşlarım kimsenin umrunda değil. Demek ki 'vasat aşklardan geçenleri sarsabilir aşkımın şiddeti...' Bu da Gülşen'den. Allam depresyondan müzik zevkim değişti!

Neyse, döndüm. Aklımda yazacak-anlatacak bir sürü bir sürü şeyle döndüm.
Bilgisayarım bozuk, kardeşiminkinden ulaşırım blogcuğuma kardeş ortalıkta olmadıkça...

Yeniden yazmak ilaç gibi...

14 Mart 2010 Pazar

Yolculuk



Hayat, kendi seçimlerimizle yürüdüğümüz bir yol; yolculuğun aydınlığı ya da karanlığı ellerimizde, yüreğimizde… Ne mutluluklar ne de pişmanlıklar öylesine gerçekleşen olgular değil hiçbir zaman. Mutluluğumuzun da kederimizin de zeminini hazırlayan yine biziz. Bu yüzden isyan etmemeli insan yaşadıklarına, kendi kazdığımız kuyulara sinip beklemedik mi çoğu zaman? Kendi avuçlarımızla yakaladığımız mutluluğa sarılıp uyumadık mı? Sayması zor, hayatının en ufak ayrıntısında bile mutluluk bulmayı başardığı zaman direniyor yıllara insan… Pişmanlıkların ağır yükünü sırtından atmayı öğrendiğinde eğilip bükülmüyor zamanın karşısında… Küçücük hayatlarda kocaman anılar saklıdır genelde; mademki anılarımızdan bahsedeceğiz, dökmeli ortaya bohçamızdakileri.

En büyük pişmanlık, insanın içini en çok acıtandır. “Keşke” sözcüğü insanın iliğini kemiğini kurutur her seferinde. “Keşke”ler “iyi ki”lere dönüştüğü ölçüde yaşanmış sayılır bir ömür. Benim de en büyük pişmanlığım, insanlara vereceğim değeri asla tutturamamış olmaktır. Hak edene az değer verdiğim için yitirdim, hak etmeye fazla değer verdiğimden eksildim… Her ne kadar hatalarından ders alamayan biri olsam ve insanlara güvenmekten vazgeçemesem de, kimin yanımda kimin karşımda olduğunu daha iyi anlayacak olgunluğa eriştim. Düştüğümde kim beni kaldırmaya çalışır, kim düştüğüm çukuru daha da derinleştirmek ister görebiliyorum artık. İşte mevzubahis pişmanlığım da bu durumları daha önce göremeyişimden ileri geliyor. Sanırım canımı acıtarak hayatımdan geçip gidenlere bu noktada bir teşekkür de borçluyum. Güvenimi böyle sarsmasalardı belki de daha çok yara alırdım. Bazen de tam tersi oluyor, değerimi hak edeni yüz üstü bırakıyorum. Beni seviyorlar ama ben sevgilerine karşılık veremiyorum. Karşılıksız bıraktığım her sevgi onlar için bir yara oluyor, ben ise yaralayan. Sonra yaşadığım her karşılıksız sevgide onları anıyorum, ahlarını mı aldım endişesiyle… Lüzumsuz aslında, dönüp dönüp geçmişi yoklamak. Kanatan kanatmış, yaralayanlar yaralamış ve çekip gitmişler; yeri gelmiş biz bile kanatmışız birilerini. Bende ise bir avuç pişmanlık kalmış bunca olaydan geriye, hem de içine bolca hüzün eklediğim. Peki değer mi? Ömer Hayyam şöyle der bir rubaisinde: “Geçmiş günü beyhude yere yâd etme/Gelmemiş bir an için de feryad etme/Geçmiş gelecek masal bunlar hep/Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.” Pişmanlıklarımızı düşünerek ömrümüzden çalıyoruz. Bu noktada yine Hayyam’dan bir dörtlük ödünç alalım: “Dünyada ne var kendine dert eyleyecek/Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek/Zümrüt çayır üstünde sefa sür iki gün/Zira senin üstünde de otlar bitecek.” Çok karamsar bir bakış açısı mı bu dizelerdeki? Acı ama gerçek olan bu… Üç günlük dünyada dert etmeye değecek daha gerçek şeyler var hayatta: Sağlık sorunları, savaşlar, bozulan doğal denge ve mahvettiğimiz dünyamız…

Bu madalyonun bir de öteki yüzü var, mutluluk. İnsan sayısız küçük mutluluk biriktirebilmeli ceplerinde. Ama üzerlerine gölge düşürmemeli. Belirli bir mutluluktan bahsetmek gerektiğindeyse, gözümü kapattığımda “en büyük mutluluk” namına net şeyler anımsamıyorum. Küçük küçük anılar birikiyor zihnime. Çocukluğumun oyuncakları, kardeşimin dünyaya gelmesi, ilkokul sıralarında ilk kez dostluğu öğrenişim ve bu dostluğun 15 yıldır sürmesi, dünyanın en güzel yürekli öğretmeninin en gözde öğrencisi olmam, henüz ilkokulda ilk şiirimi yazışım, ilk ödülüm, öğretmenlerimin beni “şair kızım” diye sevmeleri, gitar çalmayı öğrenişim, gittiğim ilk konser, aldığım ilk albüm, lise sıralarındayken dergiye basılan ilk yazım, aldığım ilk övgü, kendi başıma İstanbul’umu keşfe çıkışlarım, satır satır İstanbul’u anlatışlarım, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu, mezuniyetlerim, hayatımın filmi The Crow’u izlemem, Türkiye futbol liginin 2005–2006 sezonu –ah, o son maçta attığım sevinç çığlıkları!– , lisede bir ömür elimi tutacak dostlar edinişim, internette blog sayfamı açışım ve insanların yaklaşık bir yıldır beni okuyor olması, Greenpeace ve WWF örgütleri için sanal eylemci oluşum, insanları bilgilendirmek için yazılar yazışım, üniversiteyi kazanmam, edindiğim arkadaşlar, ailemdeki sağlık sorunlarının hepsinin olmasa da bir kısmının üstesinden gelmemiz, neredeyse beni ölümün ucuna dek getiren ameliyattan sapasağlam çıkışım, daha iki hafta önce kaza geçirip on gün yoğun bakımda kalan kuzenimin hayata dönüşü, mesafeler ve pişmanlıklar yüzünden birbirimizi yok sayarken bugün tekrar kavuştuğum dostum… Tüm bunlar benim hayatımı anlamlı kılan detaylar, yüreğimde sakladığım yaldızlar… Tek ve kocaman bir mutluluktansa heybemdeki minicik mutluluklara sarılmayı tercih ediyorum hep. Eksik kalıyorum bazen, sarsılıyorum. Ama beni yıkmayı başaramadıkları her an daha çok mutlu oluyorum ben. Yüreğimde kopan fırtınaları bilmeden hakkımda ahkâm kesenlerin acizliklerini gördükçe mutluluğumu büyütüyorum. Madem Hayyam ile başladık, yine onunla devam edelim: “Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti/Dereden akan su ovada esen yel gibi/İki gün var ki dünyada bence ha var ha yok/Gelmeyen gün bir geçip giden gün iki.” Şu andaki mutluluklara bakmalı, nefes alabiliyoruz ya en azından! Şükretmeli…

Hayatın her yönü bir sınav, her sınav başka bir yol ayrımı. Her yol ayrımının kendi engebeleri var, her engebenin de kendi sonucu… Ya düşeceksin ya üzerinden geçeceksin. Ya mutlu olacaksın ya da pişman… Hepsi bizim elimizdeyken, “en”lerin peşinde koşmak yerine küçük sevinçlerle büyümeli. Umudumuz sonsuz olmalı, hayat uğraşı son bulana kadar… Bu yolculuk üzülmek için çok kısa… Hem de çok… Bitirirken son sözü yine Ömer Hayyam’a bırakalım… “Şu olan biten var ya boş ver ona/Taş yağsın isterse çok sürmez/Dakka şaşma dakka yaşamaya bak/Ne geçmişi düşün ne gelecekten kork.”

01.03.2010


----------

Dipnot: Bu yazıyı, onu ilk okuyan ve yorumlayan... zor anlarımda yanımda duran sevgili arkadaşım Ali Arda'ya ithaf ediyorum... :)

Dipnot 2: Can dost Naif bu yazıyı okuduktan sonra "Bu çok iyi olmuş. Yazarın olgunlaşma döneminde yazdığı ilk eseri.." dedi ve bu benim aldığım en özel övgülerden biri oldu. Belirtmeden geçemeyeceğim... Sağol Naif!

Dipnot 3: Sadık okurum İsmail'e de teşekkür borçluyum! :) Hiç ikiletmeden okur her seferinde. Biz de onu okuruz: http://isotic.blogspot.com

29 Ocak 2010 Cuma

Birikinti

Aslında hiç yazasım yok, hatta o kadar yok ki az önce yanlışlıkla "Kaydı Yayınla" diyerekten sadece başlığı olan bir yazı koymuşum blogcuğuma. İyi değilim ben. Ve fakat nasıl iyi olacağımı da bilmiyorum. Çok şey birikti anlatacak, ufak ufak hepsine değinmeli... mi?

# Yazıya başlarken Mor ve Ötesi - Canlı Yayın çalıyordu... # "biz mi seçtik mahvolmayı?"

Öncelikle yazının başlığı neden "Birikinti"... Çünkü biriktim, evet. Bazen delice yazasım geliyor, ellerim titriyor falan. Sonra birden geçiyor. Geçmeden içimi dökeyim dedim, biriktikçe deliriyorum çünkü.

^^

Nerden başlasak... Hadi, havadan sudan konuşalım. Kar! O kadar özledik ki geldi sonunda. Yolları ve Marmara'lıların tatil planlarını mahvetse de geldi. Hıhı, sınavlarım gümbürtüye gitti, zaten 15 günlük olan tatil iyice iyice kısaldı. Bana göre hava hoş, evimdeydim de... Evlerine döneceklere yazık oldu sanki. Salı-Çarşamba olacak sınavlar şubatın ilk haftasına kaldı. Notlar da ufak ufak açıklanıyor, umarım bir aksilik olmadan şu dönemi de kapatırım...

^^

Amaaaa... Kar güzeldi... :) Dokunmak, bembeyaz ve henüz safken kara dokunmak... Ağaçları, doğayı dinlemek... Ağaç demişken, bizim kampüsten bir çam ağacı fotoğrafı göstermek isterdim size ama, Blogger'ın uyuzluk edeceği tuttu... Ama ben ağaca aşık oldum yahu! :) Karla kaplı bir çam ağacı.. :)

Evet! Aşık olacaksan doğaya, kurda kuşa, börtü böceğe olmak gerek aslında. Ne hayrını gördük ki kalbimizi başkasına emanet etmenin. Yüreğin parçalarını yerden topladıktan sonra ne anlamı var birini sevmenin? Hele güvenmek... Koskoca kız oldum, hala bir çocuk gibiyim. Hala saf... Güveniyorum, güvenmek gerektiğini hissediyorum. Herkesin bir şansı olmalı diyorum, hepsi aynı olamaz ya diyorum... Ah! Bitti gitti işte herkes. Dost mu? Sevgili mi? Hani? Benim bir tane dostum vardı ya, başımın üstünde taşırdım... Yazılar döşerdim... Abim diye severdim! Öğrendim ki sıkılmış benden. Çok sıktığım için kaçmış. Evet kaçtı. Kendi bilir. Bundan sonra hiç kimse için ağlamak yok. Derdine derdimmiş gibi üzülmek yok! Ama yapıyorum ben bunu galiba. İnsanları ilgimle boğuyorum. Onlar bir adım atıyorsa, ben koşuyorum. Artık durma vakti gelmiştir bence. Aptallığıma yanayım.
Tam bu esnada MvÖ - The Faithful Lover çalması da nasıl bir kaderdir... Neyse, gidenin ardından yeterince ağladık... Belki vakit yeni şarkılar söyleme vaktidir...

Bugünlerde sırf Mor ve Ötesi dinliyorum. Öyle bir esti birden. Eski albümleri tek tek yeniden ezberliyorum. En çok takıldığım da Beyaz oldu. "İyi ki varsın, iyi ki yokum."... Bu adamlar da öyle bir büyü var ki, 15 yıl da geçse 30 yıl da geçse yine severek, taparak dinleriz gibime geliyor... Yine yine yine... Yazımı hatırlatırım: Renkler, içinde en güzelinin mor olduğu renkler...

**

Formspring diye bir hadise var şimdi. Soru soruyorsun, sana soru soruluyor. Eğlenceli gibi. Ama bazı gereksiz insanlar da yok değil. Uğraşa uğraşa kendini msne ekleten ve sonra silen tipler gibi. Nasıl bir ego var böylelerinde, böyle mi tatmin oluyorlar bilemedim... Aman! Ben de 'takıntılı' bir insan olduğumdan, bu tuhaf insanımsı varlıkları da düşünüp kendime dert ediniyorum ya... Ne denir artık!

**

Hani bayram analizi yaparken, bir oyundan bahsetmiştim. Vampirdim hani. Artık bir kurtkadınım! :) Klan üyelerimden, pek de sevdiğim bir abla bir de suyun öteki tarafını denemek istediğini ona eşlik edip etmeyeceğimi sordu... Zevkle dedim. Ve güçlü bir kurda dönüştürüldüm. :) Oyunsa gittikçe keyifli hale geliyor. Adminimiz yeni bir özellik eklemiş: Mate. Yani evlenmek diye de çevirebiliriz çiftleşmek olarak da!! Neyse, bir eşin oluyor oyunda, birbirinizle altın ve diğer gereksinimleri kolayca karşılayabileceğiniz özel bir sekme falan oluşturulmuş. Benim de bir eşim var tabii, bir kurtadam. Lakin, oyunun ilk günlerinden beri bana yardımcı olan bir vampir de onun eşi olmamı, tekrar vampire dönmemi istiyor ama... Bilemedim ne yapacağımı... Aynı Bella gibi oldum galiba: Bir vampir ve bir kurtadam benim için kavga edecek! Vampir olanın buna niyeti var, madem benimle olmuyorsun o zaman eşini iyi koru dedi!.. Oyunda bile talihsiz miyim neyim!

**

Hep aynı sıkıntı içimde... Yazı uzadıkça anlatacaklarımı unutuyorum. "Ben kimim, nerdeyim... Çok tuhaf bir yerdeyim...".

# Yazı biterken yine Mor ve Ötesi... Hep Aynı!
# "Hep aynı dertler, hep aynı yüzler..."

25 Aralık 2009 Cuma

1. Yıl!

ah, nasıl unuttum bunu kutlamayı ben?!
Sevgili blogum, Kasım ayı itibariyle birinci yaşını bitirdi... tam bir yıldır içimi döktüğüm, sizlerle yüreğimdekileri paylaştığım sevgili blogum! uzun ömürler diliyorum sana... :)

*

Dün de benim doğum günümdü! 'Yetişkin' olmaktan korkarken, adım adım büyümek epey can sıkıcı. Aman, nelere alışmıyoruz ki? kaybedilen dostlara, sevgililere alıştık biz; büyümeye de elbet alışırız diye düşünüyorum. Güzel bir doğum günüydü, Kadıköy'ü altüst ettim yine.. ama asıl hediyemi bir önceki gün, 23 Aralık'ta aldım. sabah evden çıkarken bir Kuzgun gördüm tam da kapının önünde. çok sık rastlayamıyorum ne yazık ki... içime dolan mutluluğun tarifi yok, biliyordum güzel bir gün olacağını! Günler öncesinden maNga'mın okulumuza söyleşiye geleceğini biliyordum, ne yazık ki o saatte dersim olacağından gidemeyecektim! ama ne oldu bilin bakalım :) Kuzgun'un uğuru ile ders iptal oldu ve ben maNga söyleşisindeydim. maNga ve Rock'n Dark yarışmasının jürisinde yer alan isimler misafirimizdi. ne yazık ki, alakasız insanlar alakasız sorularla saçmalayarak canlarını sıktı onların. ama görmek, gülüşlerini duymak gerçekten iyi geldi bana! Kuzgun'un şansı bitmedi, doğum günümdeki dersler de iptal oldu ve ben de böylece Kadıköy'de saatlerce yürüyebilme, Moda'da denize karşı sakinleşebilme fırsatı yakaladım... :))

*

Dişçiye gittim bugün!
Tanrım! Dolgu yaptırmak bir çeşit işkence biçimidir. bunu bilir, bunu söylerim!
üstelik iki tane daha yapılacak. sanırım bu kadar güzel şeyin cezası bu...

*

ben bunları yazarken Umut Kaya-Mor Yazma çalıp durdu arkada... :) bu şarkıyı sevme nedenim Mor rengi sevmem galiba... üstelik şarkıya o kaybettiğim iki dosttan birinin Facebook profilinde rastlamama rağmen dinliyorum hala...

25 aralık/saat 22'de gelen düzeltme: ben bu satırları yazdıktan sonra tekrar dinlemek için profili aradımmm ve fakat bulamadım. yani silinmişim. ohannes diyerek, yazıklar olsun diye sesleniyorum burdan kendisine!!!

13 mart 2010'da gelen düzenleme.. o silmemi, sevgilisi silmiş. daha bi ohannes diyorum artık.

*

Durup dururken bir insan en iyi dostunu nasıl kaybedebilir yahu? birkaç saat haber alamayınca merak ettiğim insanla haftalardır görüşmüyorum. canım acıyor. işin daha acısı da buna alışmak zorunda olduğumu bilmem. böyle büyümek zor işte. çok zor.

*

Yazamama sendromum, saçmalama sendromuna dönüşmeden... susayım ben.

4 Aralık 2009 Cuma

Bayram Analizi

Bir bayramı daha acısıyla, tatlısıyla geride bıraktık.
İnananların Tanrıya kurbanlar adadığı, bağışlar yaptığı; inanmayanlarınsa tatlılarla geçirdiği bir dört günü de bu yılın tozlu sayfalarının arasına kaldırdık.
Benim için epey ilginç geçen günlerdi, zira Amerika'da oturan insanlarla bol bol iletişimde olduğum bir süreçte onlara bu bayramı anlatmam gerekiyordu.
bir oyun oynuyorum şu aralar... temeli şu. vampir vs. kurtadam! The Twilight Saga meselesi yüzünden önyargılı yaklaşanlar olabilir; lakin gayet stratejik bir oyun. ne zaman ne yapmalısınız, görevlerle mi uğraşacaksınız, altın madeninde mi çalışacaksınız, yoksaaa kurtadamlarla yakın ilişkilere mi gireceksiniz? hepsi sizin bireysel kararlarınızla ilerleyen bir süreç. Bayramdan önce bilebileceğiniz gibi, Thanksgiving/Şükran Günü kutlamaları vardı Hıristiyan aleminin de. oyundaki tüm klan arkadaşlarım Amerika'dan -9 saat gibi zaman farkları söz konusu!- ve klan forumumuzda "Happy Thanksgiving" başlığı vardı pek tabii!
ancak sevgili vampir kardeşlerim, benim Türkiye'den olduğumu bildiklerinden başlığa not olarak Hades'e de iyi haftasonları yazabilmişlerdi. [Hades benim pek sevdiğim diğer mahlasım!] ben de hemen olaya atlayarak, bu haftasonu bizim de kutsal bir günümüz var dedim ve insanların merakını cezbedebildim! sorular, sorular! nasıl bir bayram, ne diye kutluyorsunuz, neler yapıyorsunuz, özelliği nedir... güzel güzel anlattım, kafalarında 'hayvan kesen ülke' gibi düz bir mantık ürünü oluşmasın diye de epey çabaladım. ve güzel oldu. ihtiyaç duyan insanlara yardım eden insanların yaşadığı bir ülkede olduğumuzu düşünüyorlar artık.
gerçi söylediklerime ben de inanmadım bazen! özellikle de kestikleri kurbanları kendileri için buzdolabında saklayanları görünce! yahu amacımız yardımlaşmak değil miydi bizim? yardımlaşmayı önplana çıkaran bir din değil mi İslam? e o zaman sizin yaptığınız ne acaba?!! hele hele kurbanlara işkence edenler yok mu... ah! yahu hayvanın doğası bu! kesilmek ister mi hiç? tabii ki kaçacak.. o kaçtı diye hırs yapıp işkence etmek insanlığa sığar mı? ben galiba, kurban kesilmesinden ziyade... ihtiyaç duyan insanlara maddi olarak yardım edilmesinden ya da vakıflara bağış yapılmasından yanayım!
neyse... asıl mutlu edici olan, Amerika'dakilerin hoşgörüleriydi. aralarındaki tek Türk'ü unutmamış, o kutlama başlığına beni ekleyebilmişlerdi! biz kendi ülkemizde hoşgörü sağlamayı hiç beceremiyoruz!!! ne yazık...

Bayramın en güzel tarafı da galiba dinlenme fırsatı! hele de vizelerimden sonra gelmesi ilaç gibiydi... bol tembellik, bol uyku.. :)

ve de ne ilginçtir, her bayramın akla Barış abiyi getirmesi... "bugün bayram, erken kalkın çocuklar!"

sevgilerimle...

not: bu da bu bayram güldüğüm karikatürlerden biriii.. :)

20 Eylül 2009 Pazar

Yara

ne saçma mahluklarız biz? her gidenin ardından bir yara açıyoruz tenimizde, kalbimizde, içimizde... hepimiz biliyoruz aslında, her gelen gidecek ve giderken daha beter sızlatacak o derindeki yarayı. Oysa Yavuz'um, Yavuz abim ne güzel diyor: "Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider... Her şey nasıl başladıysa öyle biter!" ama biz bir türlü bunu idrak edemeyiz; ettirmezler ya da. acıttığını ve hatta acıtacağını bile bile yürürüz alevler içinde. dikenlerin battığını biliriz de, düz yola çıkmaktansa kanamaya devam ederiz. acıyı çağırırız bazen, aşk sanıp. hakikaten, biz ne diye bu kadar düşkünüz sevmeye, sevilmeye... bir de çok meraklıyız gidenin ardından duyguları dökmeye ortalık yere.
olur olmadık yerde yakalar aşk ve olur olmadık bir anda dönüverir sırtını.
anca şiirler yazmak düşer bize, yazmak ve ağlamak...

7 Ağustos 2009'dan bir şiirimsi kalmış bana da... ben de yıkılmışım giden sevgilinin ardından. oysa ne mantıklı cümleler kurarım başkalarına... "değer mi?" derim. kim bilir? değiyordur belki de...

şiirimi paylaşmak istemem, kabuk bağlayan yaramı yeniden açmak da... okuyacağını bilsem şunları söylerdim sana:
"bir masaldı, yaşandı ve bitti..." demek mi düştü bize de eş ruhum? şimdi "sen hariç kimse yok, sen de yoksun..." keşke'm, ezelim, ahirim...

bu yazıyı bitirirken, Me Voy çalıyordu Yasmin Levy'den. daha uygun bir şey olamazdı herhalde! hem de ispanyolca!

"quiero olvidar el aroma de tu cuerpo.
quiero olvidar el sabor de tus labios.
quiero tener, por una vez,
una vida feliz.
por eso, me voy...

gracias por todo lo que me diste.
gracias por amarme.
pero no tengo ilusión.
que tú eres mi razón.

por eso, me voy...

dime qué es lo que tienes,
que yo no puedo olvidarte.
mira, mírame, mi niña,
mira que mi alma sangra."


bak bana, ruhum kanıyor...

1 Eylül 2009 Salı

Yaz anıları '09

19 Temmuz'da başlayıp 30 Ağustos'a kadar sürdürdüğüm bir tatilden bazı kesitlerdir bunlar...

* Güneye Giderken
Çorum'dan İzmir'e doğru yol alırken, bir tarlanın içinde küçücük bir ev vardı. gözüme çarpıverdi duvarındaki 'zefir radyo' yazısı ve kocaman bir gülümseme yerleştirdi yüzüme... sonra evin diğer duvarı görüş açıma girdiğinde... inanılmaz ama gerçek, 'akçora gömlek' yazısı ile kendimden geçtim! ve başladım mırıldanmaya...
"zefir radyoları var ya
biriket duvarlarda
sesini duydum onlardan
sarındım akçora gömleğine..."

bu her kimin eseriyse, yüreğine sağlık...

* Uykusuz macera
İstanbul'da aramadığım kitapçı, bakmadığım yer kalmamıştı. O'nu arıyordum. ama umudumu kesmiştim artık, hiç kavuşamayacaktım... ve tam o sırada... tarih 7 Ağustos iken... İzmir/Dikili'de bir alışveriş merkezinde rastladım ona. bunu büyük bir tesadüf sanıp sarılarak sahiplendim onu. bilemezdim ki tekrar basıma girdiğini... o kavuşmanın heyecanıyla, saatlerce onunla kaldım ve neredeyse yorgunluktan bayılıyordum... ama olsun, sonunda Uykusuz Dergimin Birinci Cildi ellerimde... :)

* Sunuculuk
Dikili'de, Tüm Halk Eğitimcileri Kooperatifi her sene eğitim, kültür, sanat etkinlikleri düzenler. 13. yılında da iki gün süren bu güzel etkinliğin sunucusu bendim. dizlerim titreye titreye ilk sunuculuk deneyimimi yaşadım. ve beni bile şaşkınlığa uğratan övgü dolu sözlerle karşılandım. başarmışım ve galiba başarı güzel bir duygu!

* Osman Nuri Özgüven
Etkinliklerimize Dikili Belediye başkanı sayın Osman Özgüven'in de davet edilmesi; işlerinin yoğunluğu nedeniyle katılamasa da etkinliğe, 6 Ağustos günü etkinlik başlamadan önce bizleri ziyaret etmesi galiba bu yazın en güzel tarafıydı... tanıştığımızda, kendisiyle tanışmayı yıllardır istediğimi söylediğimde azarlayıverdi beni, neden belediyeye gelmedin diye... çekindim dedim, kızdı. sandalyesinden kalkıp yanıma gelişi ve benimle yediği tatlıyı paylaşması da ağzımı kulaklarıma taşıdı. :) Kürt açılımını tartışırken bana da fikrimi sordu, sanki ordaki yaşıtlarından biriymişim gibi... ilk defa siyasi bir konuda biriyle uzlaştığımı hissettim... sayenizde hala umudum var dedim ve gülümsedi bana sıcacık bakışıyla... giderken sarıldık birbirimize, bir baba-kız gibi. ama ne yazık ki bir türlü gidemedim belediyeye, yanına... umarım seneye gidip ziyaret edebilirim! ama iyi ki var o, en azından sosyalizm için umudum var hala... "Sosyal Belediyecilik" var hala...

15 Haziran 2009 Pazartesi

Vanilya kokulu saçmalamalar...



7 Haziran'da sabahın körü sayılan bir saatte, Kadıköy/Akmar'da; bir önceki gün bakıp da beğendiğim İspanyolca sözlüğü almak üzere girdiğim kitapçıda rastladım ona. kokusu başımı döndürdü, sabah sabah cüzdandan para çıkaramayacak kadar titretti ellerimi. uzun süredir duymadığım bir kokuydu onunkisi... aşık edici... Vanilya! sabahın köründe beni kucaklayan vanilya kokulu bir tütsü... soruverdim kitapçıdaki arkadaşa, 'ne kokusu bu böyle, sabah sabah çok iyi geldi...' gülümsedi, pakette kalan son tütsüyü de bana verdi, 'vanilya' dedi. böylece başımı döndüren bu güç, ellerimdeydi. sabah sabah karşılaştığım bu muhteşem jest de bütün gün yüzümü güldürdü... :)

yakmaya kıyamadım vanilya'mı, anca şimdi yaktım... sakinleştirsin diye beni... sardı dört bir yanımı... çok iyi hissediyorum şimdi kendimi... bak, fotoğrafını bile çektim... ama ne çabuk bitti yahu.. bu satırları yazarken bile kuşattı beni koku. avuçlarıma doldu, odamı sardı... farz oldu, alayım kendime bir kutu...


**


aslında bu aralar, futbol yazmak istiyordum... Galatasaray'ımdaki son gelişmeler, yeni gelenler, en son gidenler, umutlar, hayal kırıklıkları, yeni kaptanımız... falan filan! ama final haftası ciddi ciddi yorum yazma yetimi kaybettiğimi acıyla fark ettim. final bitsin, transfer dönemi azıcık soluklansın, ben de sakin sakin Rijkaard'ı falan anlatayım...


final demişken, son bir senedir yaptığım en kötü çeviriyi, çeviriye giriş dersinin finalinde yapmış olmaktan garip bir hüzün duymaktayım. sen çevir çevir, finalde mahvet. heheyttt! afferin bana. bak kendime bile kızamıyorum suratıma suratıma vanilya çarparken.


vanilya demişken, gerçekten güzel bir koku bu yahu... kıyamam... bitme sen, dur söndüreyim. yarı olmuş bile...


**


**


-see you later alligator!

+in a while crocodile!

(İngilizce konuşan insanların, ilginç vedalaşma sözleri...) =)