29 Ocak 2010 Cuma

Birikinti

Aslında hiç yazasım yok, hatta o kadar yok ki az önce yanlışlıkla "Kaydı Yayınla" diyerekten sadece başlığı olan bir yazı koymuşum blogcuğuma. İyi değilim ben. Ve fakat nasıl iyi olacağımı da bilmiyorum. Çok şey birikti anlatacak, ufak ufak hepsine değinmeli... mi?

# Yazıya başlarken Mor ve Ötesi - Canlı Yayın çalıyordu... # "biz mi seçtik mahvolmayı?"

Öncelikle yazının başlığı neden "Birikinti"... Çünkü biriktim, evet. Bazen delice yazasım geliyor, ellerim titriyor falan. Sonra birden geçiyor. Geçmeden içimi dökeyim dedim, biriktikçe deliriyorum çünkü.

^^

Nerden başlasak... Hadi, havadan sudan konuşalım. Kar! O kadar özledik ki geldi sonunda. Yolları ve Marmara'lıların tatil planlarını mahvetse de geldi. Hıhı, sınavlarım gümbürtüye gitti, zaten 15 günlük olan tatil iyice iyice kısaldı. Bana göre hava hoş, evimdeydim de... Evlerine döneceklere yazık oldu sanki. Salı-Çarşamba olacak sınavlar şubatın ilk haftasına kaldı. Notlar da ufak ufak açıklanıyor, umarım bir aksilik olmadan şu dönemi de kapatırım...

^^

Amaaaa... Kar güzeldi... :) Dokunmak, bembeyaz ve henüz safken kara dokunmak... Ağaçları, doğayı dinlemek... Ağaç demişken, bizim kampüsten bir çam ağacı fotoğrafı göstermek isterdim size ama, Blogger'ın uyuzluk edeceği tuttu... Ama ben ağaca aşık oldum yahu! :) Karla kaplı bir çam ağacı.. :)

Evet! Aşık olacaksan doğaya, kurda kuşa, börtü böceğe olmak gerek aslında. Ne hayrını gördük ki kalbimizi başkasına emanet etmenin. Yüreğin parçalarını yerden topladıktan sonra ne anlamı var birini sevmenin? Hele güvenmek... Koskoca kız oldum, hala bir çocuk gibiyim. Hala saf... Güveniyorum, güvenmek gerektiğini hissediyorum. Herkesin bir şansı olmalı diyorum, hepsi aynı olamaz ya diyorum... Ah! Bitti gitti işte herkes. Dost mu? Sevgili mi? Hani? Benim bir tane dostum vardı ya, başımın üstünde taşırdım... Yazılar döşerdim... Abim diye severdim! Öğrendim ki sıkılmış benden. Çok sıktığım için kaçmış. Evet kaçtı. Kendi bilir. Bundan sonra hiç kimse için ağlamak yok. Derdine derdimmiş gibi üzülmek yok! Ama yapıyorum ben bunu galiba. İnsanları ilgimle boğuyorum. Onlar bir adım atıyorsa, ben koşuyorum. Artık durma vakti gelmiştir bence. Aptallığıma yanayım.
Tam bu esnada MvÖ - The Faithful Lover çalması da nasıl bir kaderdir... Neyse, gidenin ardından yeterince ağladık... Belki vakit yeni şarkılar söyleme vaktidir...

Bugünlerde sırf Mor ve Ötesi dinliyorum. Öyle bir esti birden. Eski albümleri tek tek yeniden ezberliyorum. En çok takıldığım da Beyaz oldu. "İyi ki varsın, iyi ki yokum."... Bu adamlar da öyle bir büyü var ki, 15 yıl da geçse 30 yıl da geçse yine severek, taparak dinleriz gibime geliyor... Yine yine yine... Yazımı hatırlatırım: Renkler, içinde en güzelinin mor olduğu renkler...

**

Formspring diye bir hadise var şimdi. Soru soruyorsun, sana soru soruluyor. Eğlenceli gibi. Ama bazı gereksiz insanlar da yok değil. Uğraşa uğraşa kendini msne ekleten ve sonra silen tipler gibi. Nasıl bir ego var böylelerinde, böyle mi tatmin oluyorlar bilemedim... Aman! Ben de 'takıntılı' bir insan olduğumdan, bu tuhaf insanımsı varlıkları da düşünüp kendime dert ediniyorum ya... Ne denir artık!

**

Hani bayram analizi yaparken, bir oyundan bahsetmiştim. Vampirdim hani. Artık bir kurtkadınım! :) Klan üyelerimden, pek de sevdiğim bir abla bir de suyun öteki tarafını denemek istediğini ona eşlik edip etmeyeceğimi sordu... Zevkle dedim. Ve güçlü bir kurda dönüştürüldüm. :) Oyunsa gittikçe keyifli hale geliyor. Adminimiz yeni bir özellik eklemiş: Mate. Yani evlenmek diye de çevirebiliriz çiftleşmek olarak da!! Neyse, bir eşin oluyor oyunda, birbirinizle altın ve diğer gereksinimleri kolayca karşılayabileceğiniz özel bir sekme falan oluşturulmuş. Benim de bir eşim var tabii, bir kurtadam. Lakin, oyunun ilk günlerinden beri bana yardımcı olan bir vampir de onun eşi olmamı, tekrar vampire dönmemi istiyor ama... Bilemedim ne yapacağımı... Aynı Bella gibi oldum galiba: Bir vampir ve bir kurtadam benim için kavga edecek! Vampir olanın buna niyeti var, madem benimle olmuyorsun o zaman eşini iyi koru dedi!.. Oyunda bile talihsiz miyim neyim!

**

Hep aynı sıkıntı içimde... Yazı uzadıkça anlatacaklarımı unutuyorum. "Ben kimim, nerdeyim... Çok tuhaf bir yerdeyim...".

# Yazı biterken yine Mor ve Ötesi... Hep Aynı!
# "Hep aynı dertler, hep aynı yüzler..."

11 Ocak 2010 Pazartesi

Sinema Günleri

Uzun süredir sinemaya gitmeye vakit bulamıyordum. Lakin vizyondaki o pek güzel filmlerin tadına bakmak için daha fazla bekleyemedim! Elbette istediklerimin hepsine gidemedim. Daha görmem gerekenler var, ancak zaman problemim hızla geri geldi; ben vakit bulana kadar da yerlerine yenileri gelir.

**

İlk film, Neşeli Hayat. Kadıköy/Rexx'te, etraftaki yılışık çiftlere uyuz ola ola izledim. :)

Tanıdık oyuncularla, sıcak bir hikayeydi beni karşılayan. Yılmaz Erdoğan yönetmenliğinde, BKM Mutfak oyuncularının gerçekçi performanslarıyla; yer yer umulanı vermese de, tam yıl sonuna yakışır bir filmdi.
Bir espriye gülmek ya da gülmemek, kişinin kendi değer yargılarına ve espri anlayışına bağlıdır pek tabii. Ama salonu güldürebilen çok kaliteli esprilerle de süslenmişti film. Zaten "Çok Güzel Hareketler Bunlar"dan da bildiğimiz gibi, kimi oyuncuları sadece görmek bile insanı gülümsetebiliyor. Mesela Ersin Korkut.
Hikayenin içimi ısıttığını rahatlıkla söyleyebilirim; sosyal bir mesaj da saklı sanki! Rıza... Attığı her adımda hüsrana uğrayan bir emekçi. Ve son işi de, kim olduğunu bile bilmediği birinin yerine geçmek: Noel Baba. İçi bin tane dertle dolu olsa da, çocukları mutlu etmeye çalışmalı yani! Kültürümüze tarih içinde yavaş yavaş işlenen bu Noel Baba figürünün içinde, hayat mücadelesine şahit oluyoruz Rıza'nın.

Yılmaz Erdoğan, Vizontele'lerdeki gibi etkileyici yine. Karakterini şivesiyle, mimikleriyle capcanlı görebiliyorsunuz. Büşra Pekin de sempatik ve gerçekçi oluşuyla kendini fark ettiriyor. BKM Mutfak ile şenlenen filmin göze çarpan oyuncuları arasında ise Oğuzhan Koç, Murat Eken, Cezmi Baskın, Eser Yenenler, Bülent Emrah Parlak, Ayça Erturan, Metin Yıldız gibi isimler bulunuyor. Erdal Tosun ve Sinan Bengier gibi Mutfak dışı deneyimli oyuncular da filme tat katıyor. Bu arada Erdal Tosun aklımda hep Bir Demet Tiyatro ile kalmış, ilginç.
Tüm bu güzelliklere rağmen, çok fazla iz bıraktığını söyleyemeyeceğim. En azından birilerine hevesle anlatmamıştım bu yazıyı yazana kadar. Ama şu da bir gerçek ki, üzerinde emek harcanmış her şeye saygımız sonsuz, hele ki böyle yetenekli oyuncular söz konusuysa...
Ayrıca filmden sonra Şahin Irmak hayranlığım su yüzüne çıktı.. Hıyarlı Baba gibi unutulmayan bir karakter yaratan oyuncu, filmde başrolde olmasa bile çok etkileyiciydi.

**

Gelelim ikinci filme...
Sanırım hayatımın en muhteşem filmiyle karşı karşıyayım!.. AVATAR!


Ne söylesem, ne yazsam eksik kalır... Büyülendim! Görselliğiyle, öyküsüyle, oyuncularıyla, aksiyonuyla ve üç boyutlu şahane şovuyla... Iskalanmayacak bir film, derin izler bıraktı arkasında. Kadıköy/Cine Bonus'ta, 3D tekniği yardımıyla buluştum bu film ile. Hiçbir şey okumadan, yorumlara kulaklarımı tıkayarak gittim. Bu deneyimi, tüm tadıyla, kendim kazanmalıydım. Öyle de oldu. Kesinlikle bir sihir söz konusu. Kendimi bir Na'vi gibi hissedecek kadar içine girdim öykünün. The Crow'dan sonra hiçbir şey beni böyle delicesine etkileyemez diye düşünürdüm. Galiba hayatıma yeni bir film daha girdi artık.
İnsanoğlunun o gözü doymayan tavrı, öykünün çıkış noktası. Dünya'yı mahvedip, güzeller güzeli bir gezegen olan Pandora'yı da o gerizekalı hırslarına kurban etmeye niyetlenmiş "Gökadamları", Pandora'nın yerli halkı Na'vilerle karşı karşıya geliyor. Sam Worthington tarafından can verilen Jake Sully, Na'vilerin arasına karışıyor Avatar'ıyla... Kendisine benzeyen, yarı Na'vi yarı insan karakteri ile... Bu arada, Sam Worthington oyunculuğu ile göz kamaştırıyor, tapınabiliriz kendisine.

Hikaye tanıdık aslında. Ama böylesine bir anlatım... İnanılmaz! Daha fazla detaylara girmek istemiyorum, anlattıkça eksikler gözüme çarpacak biliyorum. Bildiğim bir başka şey de, ne kadar anlatsam da doymayacağım.
Filmin yapımı dört yıl sürmüş, ama filmin senaryosunu yazan ve yöneten efsane James Cameron bu filmi 1970'lerden beri yüreğinde taşımış. Sadece gerekli teknolojinin hazır olması bekleniyormuş... Tüm oyuncular kendi karakterlerini canlandırıyor, özel teknolojilerle hazırlanan karakterler bilgisayar ekranında onlardan aldıkları güçle hareket ediyor... Mucize gibi film!


Eve gelir gelmez ilk yaptığım, filmi ve tekniklerini araştırmak oldu; insanda böyle bir merak ve coşku uyandıran bir yapımın etkileyici olduğu muhakkak.
Kutsal ağaçların ortasında, hızlı, çevik ve yetenekli bir Na'vi gibi hissettiğiniz her an filme daha çok aşık oluyorsunuz.
Eğer ilgileniyorsanız, filmle ilgili daha derin detaylar için:
http://www.avatarmovie.com/
ve benim de çok işime yarayan,
http://www.imdb.com/title/tt0499549/

vee.. Neytiri! Sıklıkla kendimle özdeşleştirdiğim karakter. Na'vi klan liderlerinin kızı... Zoe Saldana tarafından canlandırılıyor ve... ah! gerisi birazcık boşboğazlık olur izlemeyenler için... :)

Tamamen başka bir dünyada ama aslında çok tanıdık hayatlarla, eşi bulunmaz bir yolculuktu bu film!

Jake Sully: I see you.
Neytiri: I see you.




Yönetmen James Cameron'u saygıyla selamlıyorum. Titanic'ten sonra yine asla ölmeyecek bir efsaneye imza atmış kendileri!

Ben de bir Avatar olmak istiyorum!


**

Ve üçüncü film... Uzun zamandır hevesle beklediğim, fragmanlarıyla bile yerlere yatıran: Yahşi Batı!!! Tam tabiri ile, "bir Cem Yılmaz filmi".

Burada yabancıları sevmezler... Yerlileri hiç sevmezler!


GORA ve AROG'dan daha az güldüm gibi... Ama yine de öyle bir keyifle izledim ki, çıktığımda gülmekten karnım ağrıyordu! Günümüzde başlayan filmin esas hikayesi 1881'de geçiyor.



Bu sefer bir değişiklik yapıp Pendik'te gittim filme, Oskar'da. Kadıköy'dekine göre daha küçük de olsa salon, en azından yakınlarımda öpüşen bir çift yoktu film esnasında dikkatimi küfür etmeye yöneltebilecek. :)
O klasık Western çizgisindeki kovboy filmlerinin pek çok simgesiyle dalga geçilen, kaliteli göndermelerle günümüz emperyalizmine sıkça laf sokan keyifle izlenecek bir filmdi kendileri. Ayrıca Kızılderililere inanılmaz saygı duyan bir birey olarak, yerli halkın da işin içinde olması güzeldi. Esprileri tek tek yazarak 3. haftasındaki bir filmin keyfini kaçırmak istemem.
Cem Yılmaz, Ozan Güven ve Özkan Uğur zaten artık yanyana gelince bile gülümseten isimler. GORA ve AROG'dan sonra onları yine bir arada görmek çok güzeldi. Demet Evgar ise şahane bir oyunculuk sergilemiş; lakin arkamdaki çocukların film arasında "1 Kadın 1 Erkek" teki kadın diye kendisini tanımlamaları pek hoş değildi... Demet Evgar, pek çok değerli yapımda yer almış bir isim. Sadece tek bir yapımla -o da Facebook'taki videolarla bilinen bir yapım- tanınması biraz üzücü. Başka bir usta olan Zafer Algöz de inanılmaz inandırıcıydı ve rolüyle bütünleşmişti.
Hele sahneler... Dekor! Kıyafetler! Emek harcanan ve hakettiği değeri görmesi gereken bir film Yahşi Batı.

Filmin tek kötü tarafı ise, televizyonda sürekli dönen Cola Turka reklamları. İçmezdim, iyice soğudum. :)

Helal olsun! Adamlar yapmış abiiii...


31 Aralık 2009 Perşembe

Ve Yeni Yıl...

Yılın son yazısı bu.
İyisiyle kötüsüyle, sancılarıyla geride kalan 2009'a son bir selam bu.
Öyle bir yıl oldu ki bu benim için, yılların vereceği olgunluğu 12 ayda buldum acıları deneyimlerken... Çok canım yandı, çok mutlu da oldum. Büyüdüm.
Adım aşk oldu, adım nefret oldu, adım gözyaşı oldu; adım adım büyüdüm.
Gelgitler içinde, hep gidilen oldum. Kanattım yüreğimi.
20'li yaşlara başlayacak olmanın tüm tedirginliği ile büyüdüm.
Ocak'ın neşesi, Şubat'ın aşkı, Mart'ın acısı, Nisan'ın şirinliği, Mayıs'ın eğlencesi, Haziran'ın heyecanı, Temmuz'un tutkusu, Ağustos'un gözyaşı, Eylül'ün koşuşturmacası, Ekim'in dinginliği, Kasım'ın hüznü ve Aralık'ın sancıları...
Yeni yılda neler bekliyor beni bilemeden, son gününü sonlandırıyorum bir yılın. Ocak'ın ilk günü hiçbir farklı olamayacak değil mi? Sadece yarın sabaha uyanacağız işte. O kadar.
Aynı yolda yürüyeceğim düşe kalka. Sonum ne olacak bilmiyorum. Bilmeyeceğim. Karanlık. Saf, ölçüsüz bir karanlık. Ne zaman güneş doğacak, bilmiyorum. Yine de tükenmiyorum. Yaşıyorum. Her şey aynı olacak gibi... Olsun! Bekliyorum!

Ah! 2010!!! Hoş geldin... Elin boş gelme, olur mu?

Umarım tüm dünya için aydınlık bir sene olur bu; tüm halklar için umut taşır!
Nice güzel yıllara...
Nice umutlu yıllara...
Bir damla umudunuz hiç tükenmesin!

25 Aralık 2009 Cuma

1. Yıl!

ah, nasıl unuttum bunu kutlamayı ben?!
Sevgili blogum, Kasım ayı itibariyle birinci yaşını bitirdi... tam bir yıldır içimi döktüğüm, sizlerle yüreğimdekileri paylaştığım sevgili blogum! uzun ömürler diliyorum sana... :)

*

Dün de benim doğum günümdü! 'Yetişkin' olmaktan korkarken, adım adım büyümek epey can sıkıcı. Aman, nelere alışmıyoruz ki? kaybedilen dostlara, sevgililere alıştık biz; büyümeye de elbet alışırız diye düşünüyorum. Güzel bir doğum günüydü, Kadıköy'ü altüst ettim yine.. ama asıl hediyemi bir önceki gün, 23 Aralık'ta aldım. sabah evden çıkarken bir Kuzgun gördüm tam da kapının önünde. çok sık rastlayamıyorum ne yazık ki... içime dolan mutluluğun tarifi yok, biliyordum güzel bir gün olacağını! Günler öncesinden maNga'mın okulumuza söyleşiye geleceğini biliyordum, ne yazık ki o saatte dersim olacağından gidemeyecektim! ama ne oldu bilin bakalım :) Kuzgun'un uğuru ile ders iptal oldu ve ben maNga söyleşisindeydim. maNga ve Rock'n Dark yarışmasının jürisinde yer alan isimler misafirimizdi. ne yazık ki, alakasız insanlar alakasız sorularla saçmalayarak canlarını sıktı onların. ama görmek, gülüşlerini duymak gerçekten iyi geldi bana! Kuzgun'un şansı bitmedi, doğum günümdeki dersler de iptal oldu ve ben de böylece Kadıköy'de saatlerce yürüyebilme, Moda'da denize karşı sakinleşebilme fırsatı yakaladım... :))

*

Dişçiye gittim bugün!
Tanrım! Dolgu yaptırmak bir çeşit işkence biçimidir. bunu bilir, bunu söylerim!
üstelik iki tane daha yapılacak. sanırım bu kadar güzel şeyin cezası bu...

*

ben bunları yazarken Umut Kaya-Mor Yazma çalıp durdu arkada... :) bu şarkıyı sevme nedenim Mor rengi sevmem galiba... üstelik şarkıya o kaybettiğim iki dosttan birinin Facebook profilinde rastlamama rağmen dinliyorum hala...

25 aralık/saat 22'de gelen düzeltme: ben bu satırları yazdıktan sonra tekrar dinlemek için profili aradımmm ve fakat bulamadım. yani silinmişim. ohannes diyerek, yazıklar olsun diye sesleniyorum burdan kendisine!!! seni sevmekle hata etmişim 'sözde' dost!

*

Durup dururken bir insan en iyi dostunu nasıl kaybedebilir yahu? birkaç saat haber alamayınca merak ettiğim insanla haftalardır görüşmüyorum. canım acıyor. işin daha acısı da buna alışmak zorunda olduğumu bilmem. böyle büyümek zor işte. çok zor.

*

Yazamama sendromum, saçmalama sendromuna dönüşmeden... susayım ben.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Yazamama Sendromu

haftalardır yazasım var, hem de öyle çok ki...
biriken konular, ilhamlar, şiirler, öyküler... hepsi tek tek ölüyor her gün bitiminde.
büyük bir yazma coşkusuyla dönüyorum eve ama bir türlü şu sayfayı açıp da yüreğimi dökmeye başlayamıyorum.
teşhisi koydum arkadaş! bende böyle bir sendrom var. beynimin doluluktan isyan ettiği zamanlarda su yüzüne çıkıyor!
yazmak hayat! yazmak nefes almak!

ama insanın hayatında her şey birden tepetaklak olunca yazacak kelimeleri de kangren oluyor. en yakın dostumu kaybettim, zor zamanlar geçirdim. geçiriyorum. bir gün hayatının merkezinde olan adam, ertesi gün çekip gidince eksik kalıyorsun. hem de çok eksik. bu eksiklik de beynimi kemiriyor...

toparlanma vakti. anlatacak çok hikayem var... tek tek can bulacaklar...

bu arada eylül ayında, sevgili arkadaşım Nilay benim için bir fotoğraf çekmişti... onu paylaşayım da, mutlu olayım biraz.. :)

04 Aralık 2009 Cuma

Bayram Analizi

Bir bayramı daha acısıyla, tatlısıyla geride bıraktık.
İnananların Tanrıya kurbanlar adadığı, bağışlar yaptığı; inanmayanlarınsa tatlılarla geçirdiği bir dört günü de bu yılın tozlu sayfalarının arasına kaldırdık.
Benim için epey ilginç geçen günlerdi, zira Amerika'da oturan insanlarla bol bol iletişimde olduğum bir süreçte onlara bu bayramı anlatmam gerekiyordu.
bir oyun oynuyorum şu aralar... temeli şu. vampir vs. kurtadam! The Twilight Saga meselesi yüzünden önyargılı yaklaşanlar olabilir; lakin gayet stratejik bir oyun. ne zaman ne yapmalısınız, görevlerle mi uğraşacaksınız, altın madeninde mi çalışacaksınız, yoksaaa kurtadamlarla yakın ilişkilere mi gireceksiniz? hepsi sizin bireysel kararlarınızla ilerleyen bir süreç. Bayramdan önce bilebileceğiniz gibi, Thanksgiving/Şükran Günü kutlamaları vardı Hıristiyan aleminin de. oyundaki tüm klan arkadaşlarım Amerika'dan -9 saat gibi zaman farkları söz konusu!- ve klan forumumuzda "Happy Thanksgiving" başlığı vardı pek tabii!
ancak sevgili vampir kardeşlerim, benim Türkiye'den olduğumu bildiklerinden başlığa not olarak Hades'e de iyi haftasonları yazabilmişlerdi. [Hades benim pek sevdiğim diğer mahlasım!] ben de hemen olaya atlayarak, bu haftasonu bizim de kutsal bir günümüz var dedim ve insanların merakını cezbedebildim! sorular, sorular! nasıl bir bayram, ne diye kutluyorsunuz, neler yapıyorsunuz, özelliği nedir... güzel güzel anlattım, kafalarında 'hayvan kesen ülke' gibi düz bir mantık ürünü oluşmasın diye de epey çabaladım. ve güzel oldu. ihtiyaç duyan insanlara yardım eden insanların yaşadığı bir ülkede olduğumuzu düşünüyorlar artık.
gerçi söylediklerime ben de inanmadım bazen! özellikle de kestikleri kurbanları kendileri için buzdolabında saklayanları görünce! yahu amacımız yardımlaşmak değil miydi bizim? yardımlaşmayı önplana çıkaran bir din değil mi İslam? e o zaman sizin yaptığınız ne acaba?!! hele hele kurbanlara işkence edenler yok mu... ah! yahu hayvanın doğası bu! kesilmek ister mi hiç? tabii ki kaçacak.. o kaçtı diye hırs yapıp işkence etmek insanlığa sığar mı? ben galiba, kurban kesilmesinden ziyade... ihtiyaç duyan insanlara maddi olarak yardım edilmesinden ya da vakıflara bağış yapılmasından yanayım!
neyse... asıl mutlu edici olan, Amerika'dakilerin hoşgörüleriydi. aralarındaki tek Türk'ü unutmamış, o kutlama başlığına beni ekleyebilmişlerdi! biz kendi ülkemizde hoşgörü sağlamayı hiç beceremiyoruz!!! ne yazık...

Bayramın en güzel tarafı da galiba dinlenme fırsatı! hele de vizelerimden sonra gelmesi ilaç gibiydi... bol tembellik, bol uyku.. :)

ve de ne ilginçtir, her bayramın akla Barış abiyi getirmesi... "bugün bayram, erken kalkın çocuklar!"

sevgilerimle...

not: bu da bu bayram güldüğüm karikatürlerden biriii.. :)

19 Kasım 2009 Perşembe

Limon Kolonyası

* Garip bir haftayı daha bitirmek üzereyim, masamın üzerinde duran ve canım sıkıldıkça döküp döküp kendime gelmeye çalıştığım minicik kolonyamla bakışıyorum. ah, Limon Kolonyası! tam bu sıralarda da infected mushroom çalıyor: the pink panther. ilginç bir şarkı, gözümün önünde seken pembe pembe panterler gibi bir yan etkisi var ama.

* "klavyeye dökülen kahve, komşudan istenen klavye..."
Klavye hayati bir bilgisayar donanımı. yokluğu insanın başına dert açıyor. fare olmadan, hadi yine bir nebze klavye kısayolları falan hallediyorsun basit işleri. tabii böyle dediğime bakma sevgili fareciğim, geçen sene seni almadan önce geçen 3 faresiz günün acısı geçmedi hala yüreğimden! tamam, klavye işini de ekran klavyesiyle halledersin ama... ohoo, ölme eşekcik ölme.
neyse, dün gece klavyemin canı fena halde kahve istemiş; eh dayanamayıp bir bardak kahveyi içivermiş kardeşimin ellerinden. o kadar da dedim fazla kahve çarpıntı yapar diye. 8 yıldır kullandığım sevgili klavyemin de vadesi böylece dolmuş oldu. daha paylaşacak çok saçmalamamız olurdu seninle... sözün özü, klavyesizlik fena bir durum. neyseki babamın arkadaşı, birkaç günlüğüne işyerindeki klavyelerinden birini bana verdi. ben bütün haftasonunu evde şu ölümcül vizelerle geçirmeyi planladığımdan, kendime yeni bir klavye ne zaman alabilirim bilemiyorum. sonuçta, başka ellerin dokunduğu başka harflerin konuştuğu bir klavyeyle blog yazıyorum şu anda. düşününce garip aslında. değil mi? bunun da Shift tuşu fena. basıyorsun, basılı kalıyor. BAĞIRA BAĞIRA konuşuyorsun milletle. aynen böyle.

* Beynimde bir solucan besliyorum. ne o, şaşırmış gibisin? mecaz yaptık heralde! solucanın açılımı şu: salak oynak laubali umarsız cırtlak aptal nankör. evet, solucan açılımı! daha da açarsak, açalım da toparlanamayalım bir daha, beynimi kemirip duran bir sorun. hayatımdan çıkan ve vaktinde 'dost' olarak gördüğüm birine kafayı takıyorum. lan! değerini bilememiş, gitmiş işte. ne takarsın daha? ama olmaaaz! damla kendine bir sorun çıkarmadan nefes alamaz. iyi halt yedin. beynimin bir köşesinde enerjimi emen bir solucanla yaşıyorum resmen. bunları anlatırken de haggard çalıyor, awaking the centuries.

* Vizeler hayatı sekteye uğratıyor arkadaş! öyle böyle değil hem de. ağzımda onlarca minik minik yara var, kahve yüzünden bünyem sarsıldı, uykuyu özledim, başım ağrıyor, asabileşiyorum. ve bununla birlikte, elde olmayan sebeplerle sınavlar da kötü geçince... yahu, nasıl bir yaklaşımdır ki bir buçuk saatlik sınavda iki çeviri artı bir de essay sorulabiliyor! çevirinin biri türkçeden ingilizceye ki, gerçekten ustalık ister bu tür çeviri. sonuçta ingilizceye o kadar hakim olamayabiliyoruz. ikinci çeviri ise diliçi çeviri. yani türkçe metin yine türkçe kalacak. onu bir çocuk dergisine göre türkçe için çeviriyorsun. kısaca, aynı konuyu çocukların anlayabileceği şekilde aktarıyorsun. bunları yapmak ve bunlarla ilgili 'ne yaptık, nasıl yaptık' konulu açıklamalar yazmak zaten bir buçuk saat sürdü. doğal olarak da essay yetişmedi. geçmiş olsun efenim!

* Çeviri demişken, öyle geniş bir alan ki bu! illa dilden dile de olması gerekmiyor. şimdi siz buralara kadar gelebildiyseniz yazımı okumuşsunuz demektir! (ah bu da nasıl bir geyiktir!) neyse, bu yazı bittikten sonra "bu ne saçmalamış böyle yaa" ya da "ne güzel yazıyor be" gibi düşünceler kafanızdan geçerken, siz benim yazımı kendi anlayabileceğiniz şekilde algılamış oluyorsunuz. bu da sizin bir çeviri yaptığınızı gösterir. aynı şekilde, trafik işaretlerini gördüğünüzde onun ne anlama geldiğini otomatik olarak kavrayışınız da bir çeviri. evet. güzel bi'şey.

* Çizme denilen ayakkabı niye giyilir? benim nezdimde, pantolonların paçaları çamur falan olmasın diye içine sokarsın ayakkabının. o yüzden giyilir. yahu yağmur çamur yokken dize kadar çizmelerle dolaşmak nasıl bir şeydir? anlamıyorum ve galiba hiçbir zaman da anlamayacağım. haa, evet şık. ama fazlası da zarar! hele hele şu kar botları var ya, ugg deniyor hani. onlar iyiden iyiye asabımı bozuyor. o yüzden teğet geçiyorum bu konuyu.

* Pazar günü, lisedeki sevgili sıra arkadaşımla Gizem'imle buluştum. 15KasımBuluşması! iyi ki var dediğim dostlarımdan biridir o da... sohbet, muhabbet, bolca dedikodu, giderilen hasret... insanın kaybetmeyeceği dostları olduğunu bilmesi ne güzel, çok güzel! herkesle kopmuşken, buluşup hala bir şey paylaşabilmek pek hoş! birbirine uzak kalmamak paha biçilemez!

* Bugün en eğlendiğim dersin sınavı vardı ve şükürler olsun ki iyi geçti. İspanyolca, seni seviyorum ben! :)

* Pazartesi 'çeviri kuramları', salı 'yazılı anlatım', çarşamba ise... pişti! iki sınav. 'sözlü çeviriye giriş', 'karşılaştırmalı dilbilgisi'. ayrıca pazartesiye bir şiir çevirisi yapılacak. tanrım! korku sardı dört bir yanımı... off ki off...

* Bir yazının daha sonuna geldik. yeni saçmalama seanslarımda görüşmek üzere. ayrıca bitirirken moby - why does my heart feel so bad (black hawk down soundtrack) çalıyordu. aynı soruyu şimdi de ben soruyorum. neden kalbim bu kadar kötü hissediyor kendini...

* 19Kasım2009/19:46