mor ve ötesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mor ve ötesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2010 Pazar

Rüya!




Rüyalarım kısmen de olsa gerçek oldu! Hayatımın en mutlu gününün üzerinden tam bir hafta geçti. Bu yazıyı yazmakta geç kaldım biliyorum ama geç olsun güç olmasın!
19 Aralık 2010 tarihinde Bostancı Gösteri Merkezi’nde gerçekleşen maNga & Mor ve Ötesi konserinden bahsediyorum!

Akşam saat 6’da başlayacak konser için, saatler 3’ü gösterirken kapıda dikilmeye başlamıştım bile! Yoğun bir kalabalık ve heyecanlı hayranlarla doluydu ortalık. Çakma fanlar da eksik değildi elbet. Biz Mordaşlar onlara Cambazcı diyoruz. Mor ve Ötesi hakkında hiçbir şey bilmeden, tanımadan etmeden, popüler şarkılarını ezbere bilerek fan olmakla övünen insanlar… Neyse, sinirimi onlarla bozmayacağım. :))

Benim için fazlaca özel bir gündü 19 Aralık! Çünkü ben hem maNga hem Mor ve Ötesi dinleyen, ikisini de çok seven biriydim ve ortak fan olarak en öndeki yerimi aldım konserde! Gerçi maNga konserinde zıplamaya kendimi kaptırınca yerim değişti biraz da, morlarım sahnedeyken geri döndüm.
Mekândan bahsedelim biraz; açıkçası düzensizlik, kapıda yaşanan gerginlikler ve güvenlik görevlilerinin saçma sapan tavırları ücretsiz halk konserine gelmiş izlenimi yarattı bende. Seyircilerin seviyesizliği ise ayrı âlemdi. Birbirlerini iterek, zarar vererek, kargaşa yaratarak ne elde ettiler bilmiyorum.

4’te açılması gereken kapılar 5’te ancak açılabildi… Saat 6 buçuğa doğru ise... maNga sahnedeydi! İyi ki sahnedeydi! Bir an bile yerimizde durdurmadı bizi 2010’un Eurovision fatihi! Libido, Evdeki Ses, İtildik, Sessizlik Sona Erdi seyirciyi en çok coşturan parçalardı: "Zıplamaya hazırsan durma zıplaaa!" Ferman Akgül her zamanki neşesi ve bilindik tavırlarıyla frontman’liğini ortaya koydu. Yağmur Sarıgül sahnenin bana uzak tarafında olsa da klavye çalarken bende uyandırdığı hayranlık yıllardır baki… Yine hayran bıraktı sevgili elektro gitaristimiz. Cem Bahtiyar yüzünden ise benim bulunduğum taraftaki kızların ses telleri patladı! :)) Sanırım kendisine âşık binlerce kız mevcut! Şu dünyada Kerem Kabadayı’dan sonra en beğendiğim davulculardan olan Özgür Can Öney ise yine kendi kendine eğlendi diyebilirim. Onu izlemesi bile keyif. Ve… En sona sakladığım adam: Efe Yılmaz. maNga’yı ilk dinlemeye başladığım zamanlardan beri tavırlarıyla kendine bağlamıştı beni. Konser esnasında da oradan oraya zıplayan yaramaz çocuk tavırlarıyla gönlümü fethetti. Onu izlerken gülme krizine girdim; sahnede ne bulduysa fırlattı! Benim bulduğum tarafa değil ne yazık ki! Yeni İngilizce parçaları "Fly to Stay Alive"ı da bizimle canlı canlı paylaşan ekip, sahnedeki şovlarıyla bizi hem yordu hem keyiflendirdi. Cevapsız Sorular ve Alışırım Gözlerimi Kapamaya ile de epey duygulandırdılar… Muhteşem şarkılar ve muhteşem müziklerden sonra 5 güzel adam yan yana selam verip, veda ettiler bize.

8 gibi sahneden inerken maNga, benim de 4 yıldır beklediğim vuslat anı adım adım yaklaşıyordu. Evet, ortak fanım. Evet, maNga’yı da çok seviyorum ve albümleri çıkar çıkmaz gidip ediniyorum… Evet, mümkünse yakınlardaki konserlerine gidiyorum… Ama mor ve ötesi hayranlığım bambaşka boyutlarda! Ve ben 10 Aralık 2006’dan beri yeniden kavuşmayı düşlüyordum! Düşlediğim bir şey daha vardı, kulise girebilmek; ağabeylerimle fotoğraf çektirebilmek! Ama olmadı, olamadı… Acım büyük. Ama umudum tükenmedi. Elbet bir gün kavuşacağız!

Gitarlar geldi, ekipmanlar kuruldu, Kerem ağabeyimin davulu da sahnedeki yerini aldı… Ben de o arada maNga tişörtünü çıkarıp, 2008’den beri sakladığım mor ve ötesi tişörtünü geçiriverdim üzerime. Ve sabırsız bekleyiş sahneye fırlayan dört muhteşem adamla sona erdi! Ben onlar daha sahneye yerleşirken ağlamaya başladım. İlk şarkı Yardım Et… Mutluluk gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor ve şarkıya bağıra çağıra eşlik ederken mırıldanıyorum bir yandan da içimden: şükürler olsun! Yardım Et bittikten sonra Cambaz’a geçiyor morlarım. Burak Güven’in önündeyim. Gitarı ağlatıyor adam resmen. Öyle bir uyum içinde ki gitarıyla, insanın tavırlarını gözünü ayırmadan izleyesi geliyor. Kerem Özyeğen, 7 Aralık’taki radyo programında mailim okunduktan sonra "Teşekkürler Damlacım" dediği andan beri daha özel benim için… Konser esnasında da uçarak, zıplayarak ve elektrogitarıyla harikalar yaratarak müzik zevkime katkıda bulundu epey. Ve Harun Tekin. Onun hakkında söylenecek çok fazla şey var. Aynı anda onlarca şey yapıp hepsinde de muhteşem olabiliyor o! Yine tavırlarıyla ve sahnedeki duruşuyla büyüleyiciydi… Elbette burada da sona sakladığım biri var: Kerem Kabadayı. Kerem Kabadayı’m. Ağabeyim. Sevdiğim, yanımda olmasını istediğim, kendisinden çok şey öğrenebileceğim insan! Davuluyla mucizeler yaratıyor! 20 Aralık da onun doğum günüydü… Çok istedim kutlayabileyim, kulise girebileyim… Ama olmadı, canım ağabeyime sarılamadım bile! O orada, ritimlerle şarkılara can verdi… Bense durmadan duraksamadan onu izledim! Bir yandan da yazabilmek için playlisti not ettim elimde kağıt kalem! Evet, yaptım bunu!

Cambaz'dan sonra Masumiyetin Ziyan Olmaz albümüne uğruyor morlar şöyle bir: Korkma diyorlar… Ve sonra Dünya Yalan Söylüyor'a geri dönüyoruz. Sevda Çiçeği ile Şirket arka arkaya geliyor, sonra neşesi yerinde izleyiciyi ağlatmaya karar veriyor mor ve ötesi… Küçük Sevgilim çalınıyor! Biz daha gözyaşlarımızı kurulamadan, Araf 'a başlıyorlar! Ben hem şükrediyor, hem ağlıyorum. Gözlerim Kerem Kabadayı’da yine. Araf'ın sonunda "bir daha" çığlıkları yükseliyor ama zaman sınırlı, Camgezer’le devam ediyorlar… "neden âşıksın bana?" sonra Kara Kutu başlıyor. Burak Güven bu aralarda gitarıyla zıplaya hoplaya şov yapıyor. :))) Sonra… Aşk İçinde! Dünya Yalan Söylüyor dünyası bambaşka ya! Ama bu dünya bitiveriyor, Sor ile 2012 geliyor arka arkaya! Masumiyetimiz ziyan olmaz inşallah! Sonra soruyor Harun Tekin… “Dünyaya geldiğine pişman olan var mı?” çoğunluğun elleri havada… “madem öyle hepinizin köprüde olması gerekir” diyor Harun… Gülüyor ve sıradaki şarkıyı biz hayattan bıkmışlara armağan ediyor: Re! Sonra yine gözyaşlarımı tetikleyen, içimi acıtan Ayıp Olmaz mı geliyor… Biz hepten duygusallaşmışken “Biz 15 yıl sonra bir şey yaptık” diyor Harun. Gerçek fanlar hemen anlıyor neden bahsettiğini, bir çığlık atıveriyoruz. Tahminlerimizde haklı çıkıyoruz… “o şarkının adı Loveliest Mistake!” ve sonra günün anlam ve önemini belirtebilecek yegane şarkıya boğazımız patlayana kadar eşlik etmeye başlıyoruz: Daha Mutlu Olamam!.. Bir Derdim Var diye de ekledikten sonra… Yorma Kendini diyerek bitiyor bu mucize konser…

Ya da bitmiyor mu aslında? O arada biz bir bekleme sürecine giriyoruz. Sanırım beklenen an yaklaşıyor: sürpriz düet! Yine yanılmıyoruz; maNga geliyor sahneye. Mucize gerçekleşiyor, Rüya’m gerçekleşiyor… 9 sevdiğim adam aynı sahnede birlikte yer alıyor… Ferman duygusal konuşmalar yapıyor bu arada… Mor ve Ötesi ile birlikte olmaktan duydukları mutluluğu anlatıyor, gözlerim doluyor onları birbirlerine sarılırken görünce! İki Eurovision fatihi, iki güzel Eurovision parçasını birlikte seslendiriyor sonra. 2010 güzelliği We Could Be The Same’den sonra, Harun “rövanşı” anons ediyor: 2008’den kalma sevgili Deli… Veda vakti yaklaşıyor, ama hepimizin neşesi yerinde! İyi ki varlar, iyi ki!

Deli bitiyor, son akorlar, son ritmler Bostancı’da yankılanıyor ve iniyorlar sahneden… İrem, ben ve Tansu bırakamıyoruz, terk edemiyoruz salonu. Görmeliyiz, kavuşmalıyız! Ama olmuyor… Mordaşlarımın ve benim hayalim yarım kalıyor; kavuşamadan ayrılıyoruz Bostancı’dan… “Bir dahakine…” diyerek…

Bir dahakine gerçekten daha mutlu olamamak dileğiyle...

17 Haziran 2010 Perşembe

Masumiyetin Ziyan Olmaz



Sonunda, benim için gayet mübarek bir gün olarak anacağım 16 Haziran günü Mor ve Ötesi grubunun şahane “Masumiyetin Ziyan Olmaz” albümüne kavuştum. Bir ay gecikmeli de olsa… Kapağıyla raftaki diğer albümlerin yanında o kadar farklı, o kadar ilginç ve o kadar “bize özel” duruyordu ki! – ama kapakta küçük bir çizik varmış; anca ambalaj çıkınca farkettim, neyse. Her şeyiyle bir mor ve ötesi albümü, beklediğimiz… istediğimiz… onlara ve bize yakışan şekilde!

Aldım albümü, sarıldım, yılların özlemiyle sardım… Dört yıldır beklediğim sevgiliye kavuşmuş gibi sarıldım… Akşam olduğunda bir ayin gibi, yavaşça, özenerek açtım albümü. “Teşekkürler” bölümünü okudum önce, atlamadan… Düşüne düşüne… “Müziğimizi kalplerinde taşıyan tüm dinleyicilerimize…” demişler ya, üzerime de alındım yani. Yıllardır, her anımda bir şekilde şarkılarının izi kaldı. Kalbim mor oldu, kalbim onlarla birlikte attı çoğu zaman. Renkler bazen çok şey anlatıyor insana. Ağabeylerim, renkleriyle benim hayatımı ve biz mordaşların hayatlarını güzelleştirdiler yıllar yılı. Şimdi Masumiyetin Ziyan Olmaz diyerek bir renk daha eklediler hayatımıza. Kerem Kabadayı yoldaşlarına teşekkür etmiş, “Hrant için adalet için” diyerek… Şu dünyada oturup sohbet etmeyi düşlediğim, istediğim insanların en başında geliyor Kerem Kabadayı. Onun “yoldaşlarından biri” olduğumu hissediyorum yürekten. Bu teşekkürü de üzerime alınasım geliyor bu yüzden. :) Umudumu gizlediğim mor rengin sihriyle kırmızı CD’ye uzatıyorum elimi. Nazikçe çıkarıyor, usulca takıyorum CD çalara… Başlıyorum şimdi, hem dinlemeye hem bu yazıyı yazmaya…

Korkma ile selamlıyorlar önce. “Korkma” diye sesleniyor ağabeylerim. Elim şarkı sözlerine uzanıyor, gözüm bir yandan da orada. “Bir fani insansın… Kalbin ruhun aklın vicdanın bir yanda… gölgen uyur…” Bilindik mor ve ötesi müziği. Aynı güçle sarıyor notalar. Aynı güçle şarkının içine çekiyorlar. Ses bazen boğuk geliyor, huylanıyorum CD mi bozuk diye; ama yok aklıma albüm tanıtımı için dinlediğim kısa kesitler geliyor, rahatlıyorum. :) Bu mahir dünyada, korkma diyor sözler. Korkma…

Sonra Meksika’ya geçiyoruz. “Aynı sınıftan olsak ya…” Her yerde ötekileştirilenler, kendi kardeşini katledenler, savaşanlar ve kana susayanlar varken, “aynı bedende olsak ya…” diyor mor ve ötesi. Dile takılacak, nakaratıyla çığlık çığlığa söylenecek bir şarkı daha. Dünya kendi hızında dönüp biz geride kalırken, soruyor mor ve ötesi: “Bir teselliye kanar mı bu yürek?”

Biz cevabı düşüneduralım, yeni sorular geliyor Sor ile. “Umudun yanında mı?” Umudum bu sözlerde diyorum içimden, ah duysalar keşke… “Yine mi hüzün var, niye?” Evet, hep hüzün var, masumiyetimizin içinde hep bir hüzün saklı. Bana ‘Dünya Yalan Söylüyor’ albümünü hatırlatan bir şarkı oldu bu. Dinlerken anılar hücum ediyor. Yorma Kendini’ye geçmeden önce, bir kez daha başa alıyorum. Sindirebilmek, düşünebilmek için. İzin veriyorum: anılar gelsin, acılar gelsin, şarkı içime işlesin… Hava daha mı ısınıyor sanki dinlerken? Ah, “Kendini bilene sor…” İkinci dinleyişte daha bir seviyorum.

Ve sırada, klibiyle ortalığı epey karıştıran Yorma Kendini var. Çok tepki topladı, biz mordaşlar bile ısınamadık klibe. Hatta şarkıya bile uzak durduk bir ara. Ama dinledikçe, hissettikçe, mor renge büründükçe bu şarkı da bizim sevgili arkadaşlarımızdan biri oldu. Bu müziği, sözleri başka bir yerde görsem bile rahatça mor ve ötesi imzası taşıyor diyebilirdim; o denli özgün bir eser olmuş. Eğlenceli bir şarkı, eğlencesiyle içine de alıyor sizi hemen. Rahatlatıyor, her şey geçer öyle ya; altı üstü bir eğlence, değil mi? “Yorma kendini, yorma aynı yanlışlarla…” Yollar da aynı, yanlışlar da… Düzelmek lazım galiba. Bu aydınlık ve eğlenceli şarkı, dinledikçe kendini daha çok sevdiriyor.

Toplumsal sorunlara kayıtsız kalamayışları ile daha çok sevdiğimiz grubun, bizim içimizi sızlatan bir olayı hatırlattığı Festus başlıyor şimdi de. Biliyoruz, ülkemizin “farklı olanlarla” bir derdi var. Öteki, öldürülebilir, dövülebilir, gözaltında hayatını kaybedebilir. “Bizden değilse” ölse de umrumuzda olmaz. Tıpkı 2007 yılında Festus Okey’in gözaltında bir polis kurşunuyla ölmesi gibi… “Beyoğlu artık güvenli.” Ve insan öldürmek bu kadar kolay işte…
“Kim miyim, emniyette bir zenci. Yaşar mıyım? Şansım yüzde elli…” Çok fazla söylenecek bir şey yok aslında; bu memlekette her gün gözaltında ya da sokakta polis şiddetiyle, devlet eliyle ölen insanlar var… İyi ki morlar bizim gibi sessiz kalmıyorlar… “Dünya yalan söylüyor” diye bağırmaları gibi…

Ah, bu kadar sosyal meseleden sonra; son dönemlerde “hayatımın şarkısı” diyebildiğim Araf çıkıyor karşıma. Daha albümü almadan, internetteki videolar sayesinde onlarca kez dinlediğim… benim için “en özeller” listesine girivermiş güzeller güzeli bir eser bu. “Adalet yok ya, canımı yakar bu sessizlik…” Can yakıyor bu şarkı. Yüreği yıllardır Araf’ta olan, ortada kalmış, hiçbir yere ait olamadığını hisseden birinin canını çok fena yakıyor. “Aşkın içine bak…” Aşık bir yüreği de mi sızlatıyor ne… Ne zamandır araftayım, ben bile bilmiyorum. Tek bildiğim, bu şarkının yüreğimdekileri anlatabildiği… “Kimler varmış içimde, yoklama yaptım… Deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar…” Müzik ve Harun Tekin’in yorumu öylesine özelleştirmiş ki… Yüreğinize sağlık çığlıkları yükseliyor içimden yine.

Ve… Bir Burak Güven şarkısı: Camgezer. “Aşk sahnesinde rol bekler gibi…” Aşk şarkısı bu yahu, öyle hissettirdi daha ilk dinleyişte! Sanırım Burak Güven yine konuşturmuş içindeki aşkı. Biz de sürekli sormuyor muyuz, “neden aşıksın bana, neden aşığım sana…” Gerçi belki cevapsız kaldığında daha kıymetli bu sorular. Cevaplar aşkın büyüsünü bozabiliyor… Müzik de pek güzel, karamsarlıktan uzak yine hızlı bir müzik. Camlarda dolanan kalplere hediye gibi, morlarımızdan.

Sonlara doğru yaklaşırken, mor ve ötesi’nin güncel yaralara değindiği yeni bir şarkı daha var şimdi: Nakba. İsrail’in Filistin’e yaptıklarından sonra, Filistinliler İsrail’in kuruluş gününe böyle hitap ediyor: Felaket günü. Nakba, Filistinlilerin yıllardır süren acısının adı aslında… Yürekleri barış ile dolu morlar, halkların kardeşliğini yerlebir eden böyle bir işgale susmayacaktı tabii ki. Gözlerini dolduruyor insanın, ölen Filistinli çocuklar geliyor aklınıza: “Bak sana bayram, bana bomba…” İsrailliler kuruluş günlerini kutluyor bayram gibi, Filistinlilerin başına bomba yağarken… “Kutlayamazsan ağla yanımda, ruhumu da al yüzleş aklınla…” Bu katliamları sorguluyor muyuz, yanı başımızda olan işgali… Son zamanlarda herkes diken üstünde, İsrail geri adım atmıyor… Ama biz susmuyoruz! Kardeşliğin bozulmasına böyle göz yumamayız ki…

İlginç hikayesini Disko Kralı programında sevgili ve birtanecik Kerem Kabadayı’mızın ağzından dinlediğimiz Kara Kutu başlıyor bu sırada. Uçaklarında sorun olan mor ve ötesi ekibinin yaşadığı günden ilham alan Harun Tekin’e aitmiş sözler. “Kaza raporu okur gibiyim kendime bakarken… Kanatlarım donmuş, hızım düşmüş yerlere…” Kurtar beni, diye mırıldanan bu şarkıyı da yadırgamıyoruz. Bize özgü yine, biliyoruz. Daha ilk dinleyişte sevilebilen şarkılardan. Geldiği gibi hızlıca bitiyor şarkı, başka bir güzelliğe bırakıyor yerini.

İşte 2012! En özeli belki de albümün, albüme adını veren sözler bu şarkıdan çünkü. “Bu niyetin ziyan olmaz inşallah” diye girip… “masumiyetin ziyan olmaz” diyerek çıkıyoruz. Az sözlü, güzel müzikli, küçük ama etkili bir şarkı olmuş.

İnsanda bisiklete binip, tüm dertlerinden uzaklaşma isteği veren güzel bir şarkı Bisiklet. Sözler yer yer karamsarlaşsa da, umut verici bir şarkı bence. Sözleriyle, müziğiyle tuhaf hisler veriyor, rahatlatıyor. “Bas pedalı bak gökyüzüne, seni bekleyen başka bir adam var…” Bundan sonra bisiklete bineceğim her anda bu şarkıyı mırıldanacağımdan eminim. Güzelsin, çok güzel… Ve ayrıca veda’sın. Bu güzel şarkıyla bitiyor “Masumiyetin Ziyan Olmaz” ve tadı damağımda kalıyor. Sanki 12. şarkı da başlayacak gibi hissettim ama başlamayacakmış meğersem.

Ben albümü başa alıp, “Korkma” ile ikinci tura başlarken… Bu yazıyı da bitireyim artık.
Güzeller güzel albüm, güzeller güzeli adamlar… ve biz mordaşlar! Bu albümü çok bekledik, çok istedik… Sonunda geldi! Ayrıca biraz buruşuk da çıksa albümün içinden, postere bayıldım! Şarkı sözlerinin arkasında poster olması fikri pek güzelmiş. Son sözüm ise şu olacak… SİZİ ÇOK SEVİYORUM MORLARIM!

29 Ocak 2010 Cuma

Birikinti

Aslında hiç yazasım yok, hatta o kadar yok ki az önce yanlışlıkla "Kaydı Yayınla" diyerekten sadece başlığı olan bir yazı koymuşum blogcuğuma. İyi değilim ben. Ve fakat nasıl iyi olacağımı da bilmiyorum. Çok şey birikti anlatacak, ufak ufak hepsine değinmeli... mi?

# Yazıya başlarken Mor ve Ötesi - Canlı Yayın çalıyordu... # "biz mi seçtik mahvolmayı?"

Öncelikle yazının başlığı neden "Birikinti"... Çünkü biriktim, evet. Bazen delice yazasım geliyor, ellerim titriyor falan. Sonra birden geçiyor. Geçmeden içimi dökeyim dedim, biriktikçe deliriyorum çünkü.

^^

Nerden başlasak... Hadi, havadan sudan konuşalım. Kar! O kadar özledik ki geldi sonunda. Yolları ve Marmara'lıların tatil planlarını mahvetse de geldi. Hıhı, sınavlarım gümbürtüye gitti, zaten 15 günlük olan tatil iyice iyice kısaldı. Bana göre hava hoş, evimdeydim de... Evlerine döneceklere yazık oldu sanki. Salı-Çarşamba olacak sınavlar şubatın ilk haftasına kaldı. Notlar da ufak ufak açıklanıyor, umarım bir aksilik olmadan şu dönemi de kapatırım...

^^

Amaaaa... Kar güzeldi... :) Dokunmak, bembeyaz ve henüz safken kara dokunmak... Ağaçları, doğayı dinlemek... Ağaç demişken, bizim kampüsten bir çam ağacı fotoğrafı göstermek isterdim size ama, Blogger'ın uyuzluk edeceği tuttu... Ama ben ağaca aşık oldum yahu! :) Karla kaplı bir çam ağacı.. :)

Evet! Aşık olacaksan doğaya, kurda kuşa, börtü böceğe olmak gerek aslında. Ne hayrını gördük ki kalbimizi başkasına emanet etmenin. Yüreğin parçalarını yerden topladıktan sonra ne anlamı var birini sevmenin? Hele güvenmek... Koskoca kız oldum, hala bir çocuk gibiyim. Hala saf... Güveniyorum, güvenmek gerektiğini hissediyorum. Herkesin bir şansı olmalı diyorum, hepsi aynı olamaz ya diyorum... Ah! Bitti gitti işte herkes. Dost mu? Sevgili mi? Hani? Benim bir tane dostum vardı ya, başımın üstünde taşırdım... Yazılar döşerdim... Abim diye severdim! Öğrendim ki sıkılmış benden. Çok sıktığım için kaçmış. Evet kaçtı. Kendi bilir. Bundan sonra hiç kimse için ağlamak yok. Derdine derdimmiş gibi üzülmek yok! Ama yapıyorum ben bunu galiba. İnsanları ilgimle boğuyorum. Onlar bir adım atıyorsa, ben koşuyorum. Artık durma vakti gelmiştir bence. Aptallığıma yanayım.
Tam bu esnada MvÖ - The Faithful Lover çalması da nasıl bir kaderdir... Neyse, gidenin ardından yeterince ağladık... Belki vakit yeni şarkılar söyleme vaktidir...

Bugünlerde sırf Mor ve Ötesi dinliyorum. Öyle bir esti birden. Eski albümleri tek tek yeniden ezberliyorum. En çok takıldığım da Beyaz oldu. "İyi ki varsın, iyi ki yokum."... Bu adamlar da öyle bir büyü var ki, 15 yıl da geçse 30 yıl da geçse yine severek, taparak dinleriz gibime geliyor... Yine yine yine... Yazımı hatırlatırım: Renkler, içinde en güzelinin mor olduğu renkler...

**

Formspring diye bir hadise var şimdi. Soru soruyorsun, sana soru soruluyor. Eğlenceli gibi. Ama bazı gereksiz insanlar da yok değil. Uğraşa uğraşa kendini msne ekleten ve sonra silen tipler gibi. Nasıl bir ego var böylelerinde, böyle mi tatmin oluyorlar bilemedim... Aman! Ben de 'takıntılı' bir insan olduğumdan, bu tuhaf insanımsı varlıkları da düşünüp kendime dert ediniyorum ya... Ne denir artık!

**

Hani bayram analizi yaparken, bir oyundan bahsetmiştim. Vampirdim hani. Artık bir kurtkadınım! :) Klan üyelerimden, pek de sevdiğim bir abla bir de suyun öteki tarafını denemek istediğini ona eşlik edip etmeyeceğimi sordu... Zevkle dedim. Ve güçlü bir kurda dönüştürüldüm. :) Oyunsa gittikçe keyifli hale geliyor. Adminimiz yeni bir özellik eklemiş: Mate. Yani evlenmek diye de çevirebiliriz çiftleşmek olarak da!! Neyse, bir eşin oluyor oyunda, birbirinizle altın ve diğer gereksinimleri kolayca karşılayabileceğiniz özel bir sekme falan oluşturulmuş. Benim de bir eşim var tabii, bir kurtadam. Lakin, oyunun ilk günlerinden beri bana yardımcı olan bir vampir de onun eşi olmamı, tekrar vampire dönmemi istiyor ama... Bilemedim ne yapacağımı... Aynı Bella gibi oldum galiba: Bir vampir ve bir kurtadam benim için kavga edecek! Vampir olanın buna niyeti var, madem benimle olmuyorsun o zaman eşini iyi koru dedi!.. Oyunda bile talihsiz miyim neyim!

**

Hep aynı sıkıntı içimde... Yazı uzadıkça anlatacaklarımı unutuyorum. "Ben kimim, nerdeyim... Çok tuhaf bir yerdeyim...".

# Yazı biterken yine Mor ve Ötesi... Hep Aynı!
# "Hep aynı dertler, hep aynı yüzler..."

30 Kasım 2008 Pazar

Renkler...

Küçükken, renklerle anlatırdım dünyamı… Önce bembeyazdı her şey, öğrenmeye başladım… Biliyordum, bir gün aradığımı bulacaktım… Sorun şuydu ki, henüz ne aradığımı bilmiyordum! Kimselere açamıyordum yüreğimi... Susuyordum… Hayatı yavaşça kavrıyor ama susarak yaşıyordum… Her yer beyazdı, masumdu, içtendi… Sevgi dolu bakardı gözler… Görmesini bilirdi gözlerim o zamanlar… Sadece bakmaz, görürdü var olanı! Ya da olmasını istediğini…

Diğer renklerle de tanıştım büyüdükçe… Her birinin ayrı öyküsü varmış… Meğer her biri ayrı yer edermiş yüreklerde… Ama biri benim için çok özel oldu… Bir renk hayatıma girdi… Ve kaldı derinlerde bir yerde… İçim dışım onla doldu…

Gelelim benim hikâyeme… Önce yavaş yavaş beyazım soldu… Saflığımı, masumluğumu kaybettim! Renksiz kaldım bir süre… Hayat beni nereye sürükleyecek diye merak ettim… Bekledim bekledim… Hayat beni hiç yanıltmadı… Toprakta bitecek bir maraton, ben hayatı fark edince başladı…

Gün geldi sarı oldu dünyam… İnsanları tanımak için durdum… Akıp giden hayatın ortasında, insanları seyre daldım. Sonra pembeyi buldum: aşkı, sevmeyi, hissetmeyi… Yaşamın ince kıvrımlarında yürürken, kırmızı çıktı aniden karşıma… Tutkunun rengiymiş, tanıttı kendini bana… Bulutlara doğru ilerlemeye çabalarken; mavi renk, mutlulukla tanıştırdı beni… Fakat her şey bu kadar güzel değilmiş… Nitekim siyahı da gösterdi hayat bana: nefreti, ölümü, pişmanlığı, yalnızlığı!

Yolculuğumun adını “bir damla umut” koydum! Ne yazık ki, hiçbir renkte yoktu aradığım… Çoktan umudu kesmiştim hayattan… Aradığım şey, “bir damla umut”tu, evet… Ama nerede bulacaktım bu umudu şimdi? Hani? Cevap çok yakınımdaymış aslında… Umudum, mor renkte gizliymiş! Mor renkte ve ötesindeki hayallerde, yani mor ve ötesi”nde…

İçimde büyüyen bir isyan vardı. Şiirlerime döküyordum yüreğime gizlediklerimi. Ama yetmiyordu bir müddet sonra… Tükeniyordum yudum yudum, içim acıyordu! Sonra birilerini fark ettim. Tıpkı benim gibi isyan doluydular. Çarpık düzene karşı, yandaştılar mücadeleme… Ama onlar, bize dayatılan bu hayata itirazlarını, çığlıklarını benim gibi içlerine atmıyorlardı. “Dünya yalan söylüyor!” diye haykırıyorlardı. “İşte bu!” dedim o anda… İnancım, umudum, isyanım, kavgam, mutluluğum onların şarkı sözlerinde can buldu…

Bu “Şehir” bana dar geldi önce… “Rüya”ma sığındım. “Bırak zaman aksın” dedim kendi kendime… “Son giden” olmak için belki de… “Bırakmazlar yakamı” derken kaybolma isteğim körüklendi! “Gül kendine” bütün resmin güzel olduğunu hatırlamayı öğretti. Hayatın değerini anlayıp, “Daha mutlu olamam” dedim… “Bazen” de geçmişi özledim… “Doğru yanlış” nedir, onu öğrendim. Bir şeyler “Eksik”ti, aradım… “Serseri” ruhumu dizginledim. “Son deneme” için uğraştım… “Cambaz” olanlara kin duydum! “Uyan”dım, “Yardım et”meyi öğrendim… “Az çok” umut biriktirdim ceplerimde… “Büyük düşler” kurmaya alıştım. “Küçük sevgilim”i yarattım hayallerimde. “Darbe”nin acısını zihnime kazıdım… Nice “Şirket” oyunlarına tanık oldum. “Kış geliyor” diye hayallerime sarındım… “Saklama”dım hayatımı kimseden… “Kördüğüm” oldum çözemedikçe derdimi… “Sonu belli” bir maceraydı belki de bu, bilemedim! Çarpık düzene, “Ayıp olmaz mı?” diye sordum. “Savaşa hiç gerek yok” diye çığlıklar attım! “Sen varsın” ve bu kavgalar senin için dedim umuduma. “Güneye giderken” siyasi görüşlerimi de aldım yanıma. Sonra “Yaz”dım anılarımı bir kenara…

Kısaca hayatımı buldum mor renkte ve ötesinde… Hayatıma yoldaş dört ağabey buldum! Ruhumu aydınlatan mor ötesi bir ışık… Bir konserde, tam da karşılarında dururken hissettim varlıklarını içimde… Ağabeylerim bana direnme gücü verdiler… Bir şeyleri başarabileceğime inandırdılar… İyi ki varlar… İyi ki yoluma çıkmışlar… Bir gün, üzerime sinen bu mor renk, bedenimden toprağa karışıncaya kadar… Hep yanlarında olacağım!

17.09.2007


dipnot: bu yazı, http://www.morveotesiforum.com/ sitesinde düzenlenen bir yarışmada ikinci olmuş, böylece beni bu sitede moderatör yapmıştır!..

teşekkür ediyorum tekrar abilerime...